Çarşamba, Ağustos 16, 2017

“Kürk Mantolu Madonna”da “Aşk”





 Hakikat gazetesinin sahibi Cemal Hakkı Bey, Sabahattin Ali’den “politikaya bulaşmayan” bir aşk romanı yazmasını ister (Hepkenar, 2017). Sabahattin Ali, romanı, ikinci kez askere alındığı dönemde İstanbul'da asker çadırında yazmaya başlar ve yazılan bölümleri günü gününe gazeteye gönderir (Aydoğan, 2014). Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında Büyük Hikâye başlığı altında 48 bölüm (sayı) olarak tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna, kitap olarak da ilk kez 1943 yılında yayımlanır (Sönmez, 2009’dan aktaran İlhan, 2012)[1]. Sabahattin Ali’nin, en çok bu romanının yazılışında yorulduğu ve üzüldüğü; bunda, koşulların zor olması yanında gazete sahibi tarafından eserin tutmadığının söylenerek bazı müdahaleler yapılmasının da etkili olduğu belirtilmektedir (Aydoğan, 2014).

İlk yayımlanışının üzerinden 75 yıl geçmiş olmasına rağmen, 2010 başlarında “çok satan (bestseller)” statüsünü kazanan ve bir milyon satış rakamlarına ulaşan Kürk Mantolu Madonna romanı, sonrasında Fransızca, Almanca, Makedonca, Arapça ve İngilizce dillerine tercüme edilir (Hepkenar, 2017; Gülsoy, 2015[2]). Artık roman, yeniden keşfedilmesi/rağbet görmesi bakımından da incelemelere konu olmakta; yapılan bir ankette katılımcılar romanı (%69 oranıyla) 2010 yılından önce bilmediklerini ve çok önerildiği için okumaya karar verdiklerini belirtmektedir. Bir yoruma göre “eserin popülerliğini koruyan bir edebi roman olması; sosyal gerçekçiliği, zengin betimlemeleri değil, acı bir aşkı anlatması”yla bağlantılıdır (Pusak, vd., 2017). Bunun yanında, son dönemde romana artan ilginin/rağbetin, Türkiye’deki muhafazakârlaşmayla ilişkili olduğunu düşünenler de bulunmaktadır. Bu görüşe göre roman, özellikle genç okura, muhafazakârlığın arttığı bir dönemde, karakterlerinin geleneksel cinsiyet rollerini ve muhafazakâr normları reddetmesi nedeniyle çekici gelmekte; eser adeta yeniden keşfedilmektedir.[3]

İşte, nihayetinde, bir Türk genci ile Alman-Yahudi bir kadın arasında geçen aşk hikâyesini anlattığı ifade edilen bu roman, bu yazının konusunu oluşturmaktadır (Çataloluk, 2016). “Aşk” teması üzerinden bakılacak söz konusu romanın ana karakteri Raif Efendi, yirmi dört yaşında resme, sanata eğilimi olan hülyalı bir adamdır. Ama ailesi tarafından Berlin’e sanatla uğraşması için değil sabun yapma tekniklerini öğrenmek için gönderilmiştir. Orada, 1920’lerin başında Berlin’de, Maria Puder ile bir aşk ilişkisi yaşar (Gülsoy, 2015). İlişkinin taraflarının, başka bir deyişle âşıkların karakter özellikleri, ilişkinin, dolayısıyla hikâyenin gidişatında belirleyici olduklarından veya öyle görüldüklerinden olsa gerek, roman hakkındaki incelemeler esas olarak âşıkların, özellikle de Raif Efendi’nin “karakter analizi”ne odaklanmaktadır.    


Maria Puder

Bir iddiaya göre Sabahattin Ali, romandaki kadın karakteri çizerken, Ankara ve İstanbul'da tanıdığı kadınlardan esinlenir (Aydoğan, 2014). Buna karşın, söz konusu karakterin Sabahattin Ali’nin yaşamında bir karşılığı olduğu, yazarın aşk yaşadığı gerçek bir kadına tekabül ettiği de savunulmaktadır. Buna göre Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi’nin sevdiği Maria Puder aslında Sabahattin Ali’nin Almanya’dayken tanıştığı ve âşık olduğu Frolayn Puder’dir (Güneş, 2001). Sabahattin Ali, 1928 yılında Almanya’ya devlet tarafından gönderildikten sonra orada tanıştığı ve âşık olduğu Frolayn Puder’den, bir arkadaşına yazdığı mektupta (6 Temmuz 1933) şöyle bahseder: “Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle âşıktım. (…) Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar, önümü görmezdim, o da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğünü anlatmak isterdi. Âşık olduğum kimseler arasında bana bu kadın kadar iyi muamele edeni olmamıştır. Parmağının ucunu bile koklatmadığı hâlde beni kırmaz, aramızda genişlemeyen ve daralmayan muayyen bir mesafe muhafaza etmesini gayet iyi bilirdi (Sönmez, 2009’dan aktaran İlhan, 2012).”

Gerçek karakter ile benzerlikleri/farklılıkları bir yana, bir roman karakteri olarak Maria Puder, erkek iktidarının farkında ve buna baş kaldıran bir kadın; resim yapan, yaratıcı bir “birey”dir (Gülsoy, 2015). Kendini “dünyadan ziyade kafasının içinde yaşayan” bir insan olarak tanımlayan Maria için aslında, gerçek dünyada gösterdiği canlılığın, dışadönüklüğün, kurduğu ilişkilerin pek bir önemi yoktur, hatta çoğu zaman bir zorunluluktur. İnsanlardan pek hoşlanmayan, onlara güvenmeyen, kendi sözleriyle, “inanmak noksan”dır diyen Maria, “yalnız” bir insan olarak nitelendirilir aynı zamanda (Akfırat, 2012). Erkeklerin, kadını sadece bedeni için arzuladığını ve bu bedene sahip olmak için para harcadığını düşünmekte, bu nedenle erkeklere karşı güven ve sevgi duymadığını belirtmektedir. Diğer kadınlar gibi olamayınca da erkekler tarafından terk edildiğini ve yalnız kaldığını söyler. Hayalindeki erkek, bir kadına sevmek dışında herhangi bir amaçla yaklaşmayan ve doğallığını yitirmeyen biridir ve sevgi ya da aşk ne menfaatle, ne parayla, ne de şehvetle kirletilmeyecek kadar özeldir (İlhan, 2012).

“Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hülasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki...” (s81) (Gülsoy, 2015).

Romanda, Sabahattin Ali’nin diğer romanlarına benzer biçimde, kadın karakter güçlü olarak resmedilirken, erkek karakter aynı romanın diğer kahramanları tarafından fazla “kadınsı” ve hayalperest olmakla itham edilirler/eleştirilirler. Kadını daha güçlü görmek isteyen yazar, öy­külerinde erkekleri kadınlara bakışı ile kıyası­ya eleştirir görünmektedir. Yazarın satır aralarında kadına dair çıkışlar yaparak idealindeki kadına ulaşmak istediği ve onun için ideal kadının Maria Puder olduğu da düşünülmektedir (Abbasbeyli, 2015).

Özetle Maria Puder, belki de insanlardan ziyade erkeklerden, diğer bir ifadeyle “ataerkil yapı ve zihniyet”ten hoşlanmayan, bu nedenle bu yapı ve zihniyetin taşıyıcıları erkeklerden uzak duran, sanatla iştigal eden güçlü bir kadın karakterdir.

Raif Efendi

Maria Puder’in aksine Raif Efendi, horlanmaya, hatta saldırganca tutumlara ses çıkarmayan, kendini savunma ve hakkını arama gücünden yoksun bir zavallı izlenimi verir. Çevresinde olup bitenlerle ilgilenmez; ülkesinin sorunlarına, insanlıkla ilgili herhangi bir konuya kafa yormadığı gibi kendisi için de hiçbir şey yapmaz. Sanki, savaşa girmiş, mütareke anlaşmaları imzalamış bir ülkenin insanı değildir (Güneş, 2001). Bu özelliklere sahip Raif Efendi karakteri, literatürde; “benlik saygısı”, “bağlanma”, özel yabancılaşma” ve “lüzumsuzluk” kavramlarına başvurularak çözümlenmeye çalışılmaktadır (Akfırat, 2012; İlhan, 2012; Göncüoğlu, 2017). Ayrıca, çok kitap okuması, sanatla ilgilenmesinin yarattığı izlenime rağmen, onun “aydın” tipinin ölçülerine uymadığı, diğer bir ifadeyle aydın bir kişilik sergilemediği değerlendirmesi de yapılmaktadır (Güneş, 2001).

İlk yaklaşımda Raif Efendi; “kendilik değeri düşük” ve “kaçıngan bağlanan bir karakter” olarak değerlendirilir. Literatürde “düşük özsaygılı” kimseler, hayata daha kuşkucu yaklaşan, tehdit algı eşikleri düşük, benlik sunumlarında daha tereddütlü, çekingen, suskun, kapalı davranan, çünkü güçlü bir reddedilme kaygısı taşıyan kişiler olarak tarif edilmektedir. Benliklerine yönelik tehdit algıladıklarında sosyal ilişkilerden kaçınarak mevcut özsaygı düzeylerini korumak isterler. Ayrıca, kişinin, çocuklukta ana-babayla kurulan ilişkilerle şekillenen “bağlanma” biçimi de, sosyal ilişkilerden kaçınma davranışında etkili görülür. Annenin mesafeli durduğu, çocuğun kendine yaklaşma çabalarını reddettiği durumda “kaçınan çocuk” tipi ortaya çıkar. Raif’in çekingenliğinin ve insanlarla ilişki kurmakta zorlanmasının altında, küçüklükte geliştirdiği güvensiz/kaçıngan bağlanma stratejisi ile büyük olasılıkla bu stratejiden kaynaklanan şük kendilik değeri yatıyor gibi görünmektedir. Reddedilme kaygısı, Raif Efendi’yi kendini savunmaktan, iç dünyasını açmaktan ve insanlarla yakınlaşmaktan alıkoyar. Sonuç olarak, bu özellikleriyle Raif Efendi, kendilik değerlendirmesi olumsuz, benlik saygısı şük birey tipine girmekte, benlik görüşü olumsuz kimselere özgü bu niteliklerin kaynağı da, kaçıngan bağlanma stratejisiyle açıklanmaktadır (Akfırat, 2012).

İkinci yaklaşımda Raif Efendi karakteri, “özel yabancılaşma” kavramına başvurularak çözümlenmeye çalışılır. Amerikan sosyoloji ekolünden Merton’a referansla özel yabancılaşma, kişinin tek bir etkinliğinden hareketle kendisini ve çevresini yeniden değerlendirmesi ve bu etkinliği ile hesaplaşırken diğer insanî etkinliklerini yadsıması sonucunda ortaya çıkan bir durum olarak tanımlanır (Kızıltan, 1986’dan aktaran İlhan, 2012). Bu yabancılaşmada kişi fetiş, saplantı ve tutku derecesinde bir şeye bağlanarak kendini toplumdan soyutlar ve kimi zaman da ya komik/ironik ya da trajik bir duruma düşer. Özel yabancılaşma, Raif Efendi’nin yaşamında, önce kitaplar, ardından resim ve sonrasında da Maria Puder’e olan aşkıyla kendini/varlığını gösterir (İlhan, 2012).

Üçüncü yaklaşımda başvurulan kavram “lüzumsuzluk”tur (superfluity). Sabahattin Ali, erken Batı Edebiyatının yabancılaşma ve 19.yy. Rus Edebiyatının lüzumsuzluk (superfluity) ve melankoli fikirlerinden etkilenmiştir. Lüzumsuz adam, 19.yy Rus Edebiyatının hem kendisiyle hem çevresiyle çatışma içinde olan bir edebi tipi olarak kabul edilir. Hayatta kendine bir yer ve varlık bulamayan bir tip görünümündeki bu edebi figürün “yalnızlığı”, bir “yaşamdan sürgün edilmiş olma” hali olarak anlaşılır. Kendisi gibi olanlar da dâhil olmak üzere insanlarla ilişkisini/bağını kaybetmiştir. Pozitif veya negatif değerleri olmadığından bir ajandası/hedefi de yoktur. Sabahattin Ali, 19.yy. Rus Edebiyatıyla oldukça ilgilenmiş bir yazar olarak okuduğu eserlerde baskın olan lüzumsuzluk düşüncesine aşinadır. Belki de bu nedenle romana başlık olarak ilk önce “Lüzümsuz Adam”ı düşünmüş fakat sonra Türkçe okunuşunun (z ve s harflerinin yan yana gelmesi) kulağa hoş gelmediğini düşünerek vazgeçmiştir. Yine de yarattığı karakter, Raif Efendi, kendi lüzumsuzluğunun bilincine sahip bir “yalnız hayalperest (lonely dreamer)” olarak, 19.yy. Rus Edebiyatından bildiğimiz lüzümsuz adama benzetilebilir. Zira Raif Efendi de, utangaç, pasif, içedönük, mücadeleci olmayan, insanlara karşı ilgisiz, hayattan kaçan, hem düşlerini hem de sürgünlüğünü büyüten biridir (Göncüoğlu, 2017).

Özetle Raif Efendi, pasif, ilgisiz, içedönük, yalnız, güvensiz ve hayattan kaçıp düşler alemine sığınan bir karakter olarak ortaya çıkar. Bu özellikler, onun çocukluğunda yaşadıklarından kaynaklanan reddedilme kaygısıyla ilişki kurularak izah edilmekte, karakterin düşük kendilik değerine sahip olduğu belirtilmektedir. Ayrıca karakter, bir şeye tutku derecesinde bağlanarak kendine toplumdan soyutlayarak, özel yabancılaşmanın belirtilerini de göstermektedir.

İlişki

Raif ile Maria’nın yakınlaşması yalnızlıklarının itirafı ile başlar. “Tamamen yalnızım, bütün dünyada yalnızım, küçükten beri” diyen Raif’e Maria “boğulacak kadar yalnızım, hasta bir köpek kadar yalnızım” der (Gülsoy, 2015). Zıt özelliklere sahip, fakat “insanlara inanmama/güvenmeme” ve “yalnız” olma bakımından benzeşen bu iki karakter arasında yaşanan aşk ilişkisi, “benlik saygısı” ve “bağlanma” kavramlarını kullanan yaklaşıma göre; bireylerin kendilerini doğrulamak için kendi benzerlerini aradıkları, yine kaçıngan bireylerin kaçıngan kişileri daha çekici buldukları ve aşkın benliği yüceltici bir rol oynadığı yönündeki araştırma bulgularını desteklemektedir (Akfırat, 2012).

“Benzerlik” bakımından önemli olan gerçek benzerlik değil,  “benzerini bulduğuna” ilişkin algıdır. Ayrıca, karşıdakinin bağlanma biçimini kendi bağlanma biçimine benzer algılayan kişiler, onları daha çekici bulmaktadır. Yapılan bir çalışma, kaçıngan bağlanma biçimine sahip bireylerin, en çok kaçıngan algıladıkları kişiyi çekici bulduklarını göstermiştir. Diğer bir husus da, aşkın, benliği yücelttiği, özsaygı ve yeterlilik duygularını yükselttiğine ilişkin araştırma bulgularıdır ve araştırmacılar, bunun, kişinin bir başkası tarafından sevilmeye layık olduğunu anlamasından kaynaklandığını söylemektedir. Sonuç olarak Raif de hem kendisini kendi gibi değerlendiren hem de bağlanma biçimi bakımından kendisine benzer algıladığı birine, Maria’ya âşık olmuş ve kısa süreliğine de olsa, aşkın dönüştürücü gücü, Raif’e kendini değerli hissettirmiştir. Ancak ilişki bitince Raif’in kendine verdiği değer de bitmiş, onu adeta bir yaşayan ölüye çevirmiştir (Akfırat, 2012).

Tutku ve fetiş derecesinde bir şeye bağlanarak insanın dış dünyadan kendisini soyutlaması manasına gelen özel yabancılaşma kavramını temel alan yaklaşımda; Raif Efendi’nin yaşamında önce kitaplar, ardından resim ve sonrasında da Maria Puder’e olan aşkıyla varlığını gösteren bir özel yabancılaşma söz konusudur. Dolayısıyla Raif Efendi, bütün varlığını tek bir insana hasrederek, dış dünyayla olan bağını koparır. Tek bir insana adanan ve hayal kırıklığıyla sonuçlanan aşk ilişkisi, onun hem aile hem de iş yaşamını son derece etkiler. Maria Puder’le hayata tutunan ancak onu kaybedince de tüm yaşama sevincini ve umudunu kaybeden Raif Efendi, bundan sonra sadece yaşamak için yaşayacaktır (İlhan, 2012).

Lüzumsuzluk kavramı üzerinden bakıldığında, Almanya macerasından sonra evlenip çocukları olmasına rağmen, Almanya’ya gitmeden önce hissettiklerini hissetmeye devam eden bir anti-kahraman olarak Raif Efendi’nin arayışı, bir aşk ihtiyacı fikrinin ötesindedir. Zira bir yalnız hayalperest (lonely dreamer) olarak onun aradığı kişi/kadın, yalnızca kendi düşlerindedir. Onun için kadınlar, kendi esaretinden/kendine esaretten (self-enslavement) bir kurtuluş imkânıdır ve onlara karşı hissettikleri sadece bir yol arkadaşlığıdır (camaraderie). Bu bakımdan yalnızlığı, dış dünyanın cezalandırmasına bağlı bir yalnızlık değil, iç dünyalarından kurtuluş arayışının içsel mücadele ile olacağını keşfetmesiyle bağlantılı, “mecburi” bir yalnızlıktır (Göncüoğlu, 2017).

Sonuç olarak zıt özelliklere sahip olsalar da, erkeklerden kaçan Maria ile hayattan/kendinden kaçan Raif arasında arkadaşlıkla başlayan bir aşk ilişkisi yaşanır. Reddedilme kaygısının sonucu düşük kendilik değerine sahip ve kaçıngan bir birey olan Raif, kendisine benzer algıladığı Maria’da kendini bulur ve tutkulu biçimde bağlanır. Aşk veya yol arkadaşlığı olarak nitelendirilen bu ilişki onun güven kazanmasını ve hayata tutunmasını sağlar. Fakat Raif odaklı bu değerlendirmede eksik olan Maria’nın aşka bakışıdır. Aralarında geçen bir diyalogda Raif “bütün sevgileri, sempatileri bir nevi aşk” olarak nitelendirirken, Maria buna karşı çıkar. Ona göre aşk, büsbütün başka, nereden bilmediğimiz gibi günün birinde nereye kaçıp gittiğini bilemeyeceğimiz, tahlil edemediğimiz bir histir. Aşk, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemektir. Dolayısıyla aşk ve tutkuyu yan yana getiren/iç içe geçiren, Raif’ten ziyade Maria’dır.
  
Birliktelik

Aşk anlayışı nedeniyle Maria, Raif ile aralarındaki ilişkiyi arkadaşlık olarak nitelendirir ve Raif’i, ilişkinin en başında, kendisinden hiçbir şey istememesi/ısrar etmemesi konusunda uyarır. Arkadaşlıkları boyunca da Raif’e, onu sevmediğini sık sık söyler: “Ne kadar başka olursanız olun, gene erkeksiniz… Ve bütün tanıştığım erkekler bunu, yani kendilerini sevmediğimi, sevemediğimi anlayınca, büyük bir teessür, hatta hiddetle beni terk ettiler.” Fakat ilerleyen zamanda, ilk öpücüğü konduran da Maria olur. İki dost olarak “varoluşsal meseleler” üzerine uzun uzun konuşan Maria ve Raif, bir yılbaşı günü cinsel ilişkiye girerler/birlikte olurlar. Ancak sabah uyandıkları zaman Maria Puder, içindeki boşluğun birlikte olmakla da doldurulamayacağını söyleyip ilişkilerine bir ara vermek gerektiğini söyler (Gülsoy, 2015; İlhan, 2012). 

“Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok... Artık apaçık konuşamayız... Bunları ne diye, neyin uğruna feda ettik? Hiç!... Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik...”

Bir yoruma göre Maria’nın bu sözleri, varoluşsal bir mesele olarak “yalnızlığın” aşılamayacağına işaret eder (Gülsoy, 2015). Diğer bir yorumda durum, Bauman’a referansla değerlendirilir. Buna göre, “aşkın popüler yorumunda, aşk ilişkisinin, yalnızca “samimi” olması ve “hakiki duygular”la duyulması durumunda etkin olabileceği varsayıldığı için, pratikteki bütün ilişkiler, eşin samimi olması gereken duyguları “rol icabı” yaşayarak karşısındakini aldatabileceği doğrultusundaki kahredici bir kuşkuyla lekelenmeye mahkûmdur” (Bauman, 2003’ten aktaran İlhan 2012). Dolayısıyla “güvenme ve inanma” bakımından tedirgin/mütereddit olan Maria, “gerçek aşkı bulma” konusunda aldandığı/aldatıldığı endişesi yaşamakta ve sınama yöntemine başvurmaktadır (İlhan, 2012).

Cinsel deneyim sonrası yalnız Maria değil Raif de içinde bir boşluk ve sıkıntı hisseder. Maria’nın sözlerinden sonra ve ayrılık sürecinde bu duygu, kendisinin lüzumsuz ve faydasız olduğu inancıyla yer değiştirir. Fakat cinsel ilişki sonrası verilen tepkiye rağmen, nasıl nitelendirilirse nitelendirilsin bu ilişkiyi ve hikâyeyi bitiren, yaşanan bu cinsel deneyim olmaz. Cinsel deneyimle kesintiye uğrayan ilişki, Maria’nın hastalanmasıyla yeniden canlanır. Raif hastalık süresince hem hastanede hem de taburcu edildikten sonra evde Maria ile yakından ilgilenir. İşte bu süreç Maria ve Raif’in gerçekten yakınlaştıkları ve aralarındaki ilişkinin aşka doğru evrildiği bir dönem olur. Zira artık Maria da Raif’i sevdiğini söylemektedir: “Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… Seni istiyorum…”

Sonuç olarak Maria’nın tepkisi, daha ilişkiye başlarken Raif’ten, aralarında cinsellik olmayacağına dair aldığı sözden kaynaklanıyor olabilir. Zira cinsel eylem, daha fazla yakınlaşmaya ve aradaki boşluğu gidermeye yeterli olmasa da, aynı zamanda ilişkinin farklı sorumluluklar getirebilecek bir evreye geçmesine yol açma potansiyeline sahip bir “aksiyon”dur. Maria’nın cinsellikten kaçışı, erkeklere olan güvensizliğiyle ilişkilidir ve bu endişesinde, yaşadığı bu ilişki bakımından da ne kadar haklı olduğu zamanla anlaşılacaktır.  
                                         
Lüzumsuz Çocuk

Babasının ölüm haberi üzerine Türkiye'ye dönen Raif, işlerini yoluna koyunca Maria'yı çağırmayı düşünmektedir. Fakat işler ters gittiği için çağırmakta gecikir. Bu arada Maria'nın mektupları kesilir. Bütün çabasına karşın bir daha Maria'ya ulaşamaz (Güneş, 2001). Raif Efendi, Maria Puder’den uzun süre mektup alamayınca onun tarafından aldatıldığını ve unutulduğunu düşünür (İlhan, 2012). Bu durum, Maria'yla birlikteyken kazandığı güven duygusunu yeniden yitirmesine yol açar. On yıl sonra rastlantı sonucu karşılaştığı bir Fransız tanıdığından, Maria'nın, haberlerin kesildiği günlerde Raif'ten bir kız çocuğu doğurduktan sonra öldüğü öğrenir. O tanıdığın yanında çocuğu gördüğü halde, hiçbir şey yapamadan, karışık duygular içinde kalakalır. Raif kendi kızı olduğunu anladığı halde çocuğa ilgi göstermez (Güneş, 2001).

Sonunda kırılmasına, güveninin zedelenmesine yol açan durumun bildiğinden farklı olduğunu öğrense de artık hiçbir şeyi değiştirmek için çaba göstermeye gerek duymaz.  Ama Maria'nın bir parçası olan çocuğu hep düşünecektir. Anılarını yazdığı defteri, yaşamında pek değişiklik yapmadan, her şeyi saklayarak ve bu kez de kızı için yazarak yaşayacağını bildiren şu sözlerle biter: "Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı ..." Ancak Raif, bu düşüncesini gerçekleştiremez, çünkü yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp ölür (Güneş, 2001).

“Çocuk”, Raif Efendi’yi çözümleyen yaklaşımlarda pek değinilmeyen, dikkatten kaçan bir ayrıntıdır adeta. Lüzumsuzluk temelli yaklaşıma göre Raif Efendi, Maria Puder’den bir çocuğu olduğunu öğrendiğinde yapabileceği tek ve en iyi şeyi yapar; onu esaret altına alan düşlerini muhafaza eder (Göncüoğlu, 2017). Oysa, romandaki Raif Efendi’nin hem gerçeği (aldatılmadığını) hem de bir çocuğu olduğunu öğrendikten sonraki ilgisizliğini/umursamazlığını, yalnızca “düşlerin esareti” veya “reddedilme kaygısı” temelli “düşük kendilik değeri”yle izah etmek güçtür.
                      
Erkek

Raif Efendi, yurda dönerken, kendisine “Nereye çağırırsan gelirim!” diyen Maria’yı, bir türlü işlerini halledip çağıramaz. Öte yandan, hem aldatıldığını düşündüğü dönemde bunun gerçek olup olmadığını öğrenmeye yönelik ciddi bir adım atmamış hem de aldatılmadığı gerçeğini öğrendikten sonra herhangi bir şey yapmamış ve bunu, gerçeği geç öğrenmeye bağlamıştır. On yıl sonra gelen gerçek, onun bu süre zarfında bir savunma mekanizması olarak geliştirdiği içe kapanma/hayattan kaçma halinden çıkmasını sağlamaya yetmez. Dolayısıyla “aldatılma” düşüncesi onun güven duygusunu ve hayata tutunduğu bağı yeniden yitirmesine neden olmuş, gerçeği öğrenmekle bu durum değişmemiş; aksine, onun gerçeği öğrendikten sonraki “zavallı” nitelendirmesinin uygun görüldüğü yaşamı/durumu, sanki “aldatılmış ve yıkılmış” ve gerçeği hiç öğrenmemiş bir kişiye ait izlenimi vermiştir. Raif Efendi kendini suçlayan ifadelerde bulunarak ve geç gelen gerçek argümanına sığınarak mevcut durumunu muhafaza eder ve yeni bir adım atma ihtiyacı duymaz. Bunu da, kendine, bir kefaret, kendini cezalandıran bir hayattan çekilme/yalnızlığa gömülme olarak izah eder. Fakat ortada “babası” olduğu bir çocuk bulunmakta ve Raif ona sanki başkasının bir çocuğuymuş gibi davranmakta, onu hayalinde takip etmekten bahsetmektedir. Oysa Maria o çocuğu, doktorların doğumun onun hayatına mal olabileceğini söylemelerine rağmen, ölümü göze alarak dünyaya getirmiştir. Bir erkek karakter olarak Raif ise, belki de hayattan ziyade, sorumluluk almaktan kaçmaya devam etmektedir.   

Sabahattin Ali, belki de, kendisinden politikaya bulaşmayan bir aşk romanı yazması istense de, alttan alta/inceden inceye bir “politik aşk” romanı yazmıştır. Bir roman karakteri olarak Raif Efendi’ye, anti-kahraman olarak yaklaşmayıp “sıradan insanın ruh zenginliği” üzerinden bakılırsa veya “toplumla uyuşmayan/çatışan bir insan” muamelesi edilirse ya da muhafazakârlaşma gibi temalar öne çıkarılırsa; romanın yine de politik bir aşk hikâyesi anlattığı gerçeği değişmez. Ancak bu sefer Raif Efendi’nin, artık anti-kahraman değil, ”kahraman” statüsüne eriştiği bir hikâyedir söz konusu olan. Sonuç olarak Kürk Mantolu Madonna’nın, daha fazla toplumsal cinsiyet temelli okumalara ihtiyacı olduğu ve ancak o zaman daha iyi anlaşılabileceği söylenebilir.

PDF 

KAYNAKÇA

M. Önder GÖNCÜOĞLU, LONELY DREAMERS IN DOSTOEVSKY'S WHITE NIGHTS AND SABAHATTIN ALİ'S MADONNA IN A FUR
COAT: A COMPARATIVE ANALYSIS,  DTCF Dergisi 57.1 (2017): 202-225

Gökçe Çataloluk, The Harmonies and Conflicts of Law, Reason and Emotion: A Literary-Legal Approach, ISLL Papers, Vol. 9, 2016

Kristin Dickinson: Translating Surfaces: A Dual Critique of Modernity in Sabahattin Ali’s Kürk Mantolu Madonna, TRANSIT, 9(1), 2013

İlker Hepkaner, The Political behind the Fur Coat: Sabahattin Ali’s
The Madonna in the Fur Coat and Leopold Sacher-Masoch’s Venus in Furs in an Intertextual Context, The Transcultural Critic: Sabahattin Ali and Beyond, Türkisch-deutsche Studien. Jahrbuch 2016,  2017

Nilüfer İLHAN, YABANCILAŞMA OLGUSU VE KÜRK MANTOLU MADONNA ROMANI, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 5 Sayı: 20 Kış 2012

Zeliha Güneş, Sabahattin Ali'nin Romanlarında Aydınlar, Sosyal Bilimler Dergisi 2000-2001

Serap Arslan Akfırat, Benlik kavramı bağlamında ‘Kürk Mantolu Madonna’ karakterlerinin çözümlenmesi, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt:9 Sayı:1 Yıl:2012

Bedri Aydoğan, Sabahattin Ali'nin Yaşamı ve Yapıtlarına Genel Bir
Bakış, Prof.Dr.Mehmet Özmen Armağanı, Çukurova Üniversitesi, 2014

Rahime SARIÇELİK ABBASBEYLİ, SABAHATTİN ALİ ROMAN KARAKTERLERİNDEKİ KADINSILIK-ERKEKSİLİK VE CİNSEL YÖNELİMLER, Uluslararası Hakemli İletişim ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi Ekim / Kasım / Aralık - Güz Dönemi Sayı: 9 Yıl:2015

Ekin PUSAK, Hacer MODUK ve Adana Bilim ve Sanat Merkezi,
Popüler ve Edebi Roman Ayrımında “Kürk Mantolu Madonna” ve “Kocan Kadar Konuş” Örneği, 2017, http://kbmsobiy.com/wp-content/uploads/2017/03/dil-ve-edebiyat-birincilik.pdf







[1] Tekin Sönmez, Sınıflı Toplumlarda Analık Hukuku; Ayran ve Kağnı, Yansıma. S. 15, Mart 1973, s.166