Cuma, Nisan 28, 2017

Burcu Okumuş Cinayeti: Bu Renksiz Balon da Sönüverir Bir Gün

  


Bu yazıda, bir kadın cinayetinin (Burcu Okumuş cinayeti) taraflarına dair hikayeler ve/veya “olay”ın ayrıntılarıyla değil; cinayetten sonra basın açıklamasında bulunan Dayanışma Grubu’nun dikkat çektiği “kadına yönelik saldırıların medya dili ile meşrulaştırılması” meselesiyle ilgileniyoruz:

“Yaşanan taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerinin tümü politik olup, önüne geçilmesi, sona erdirilmesi yetkililerin görevidir. İktidarlar tarafından ellerinde bulunan çeşitli araçlarla sınırları çizilen cinsiyet rollerinin, toplum içinde devlet eliyle inşası cinayetleri engellemek yerine önünü açmaktadır. Kadın cinayetleri karşısında iktidarın dilini kullanarak, söylem kuran birçok basın kuruluşunun da sorumluluğunun farkına vararak neye taraf olduklarını doğru kurgulamaları gerekmektedir. Kadın cinayetlerini, aile kurumu üzerinden tanımlayarak meşrulaştırmak, kavga eden çiftler için olması muhtemel ya da beklenen bir sonuç gibi göstermek yaşanılan şiddetin normalleştirilmesi sonucunu doğurmaktadır”[1]

Burcu Okumuş cinayetinin medyada; katil  için “öfkeli koca”, cinayet nedeni olarak “kıskançlık krizi”, maktul için “talihsiz kadın” ifadeleriyle haberleştirilmesi, basın açıklamasındaki eleştirinin/uyarının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Bu genel eğilimden ayrılan Nadire BAHADİ’nin haberiyse, “Cinayete kıskançlık kılıfı” başlığıyla ve Okumuş’un “polise verdiği ifadede işlediği hunharca cinayetle ilgili basit bir gerekçenin arkasına saklanmaya çalıştı” ifadesiyle, “medya dili”ne yönelik bir dikkati yansıtıyor.[2]


“Gazimağusa’da karı-koca kavgası cinayetle bitti.”[3]
“Mağusa’da geçtiğimiz Salı günü aralarında yaşanan kıskançlık kavgası sonucunda herkesin gözü önünde sokak ortasında eşi Burcu Okumuş’u bıçaklayarak öldüren …”[4]
“Özgür Okumuş, günlerdir kıskandığı ve kendisini aldattığı şüphesinde olduğu eşi ile tartışmaya başladı. (…) ancak kıskançlık krizine giren ve bir anda gözü dönen Özgür Okumuş, eşinin arkasından hızla dışarı çıktı ve elindeki bıçağı talihsiz kadına tam 6 defa sapladıktan sonra (…)”[5]
“Kıskançlığından dolayı karısının kendini aldattığını düşünen (…) 25 yaşındaki Burcu Okumuş, sokak ortasında birçok kişinin gözleri önünde, kıskançlık cinayetine kurban gitti. (…) Öfkeli koca Özgür Okumuş da ağır yaralandı.”[6]

 

Katilin ve maktulün hikayelerine odaklanan haberciler tarafından, genellikle yapıldığı gibi, “sosyal medya” paylaşımlarına bakılıyor ve söz konusu cinayetin katiline ait bir paylaşımdan (şiir) hareketle “Ayten” ile “Burcu”nun sonu özdeşleştiriliyor. Medyanın “dikkatini çeken” ayrıntılar, okuyucunun dikkatini katilin saikine yöneltiyor ve bu cinayetin hikayesinde baş aktör rolü uygun görülen “kıskançlık” motifinin/gerekçesinin altı dolduruluyor.

“Ayten’in Sonu Gibi Oldu Burcu’nun Sonu: Özgür Okumuş, cinayetten bir saat önce, “noktayı koyman gereken yeri bilmekti oysa adamlık nokta…”iletisini paylaşırken, cinayetten yarım saat önce de “Sevda” isimli şarkıyı paylaştığı dikkati çekti. Ancak cinayeti planladığını gösteren en çarpıcı paylaşımı ise olaydan 14 saat önce Ümit Yaşar Oğuzcan’a ait “Ayten’in Sonu” isimli şiiri oldu. Özgür Okumuş’a karşın Burcu Okumuş’un ise önceki gün eşi ile olan fotoğraflarını Facebook’tan “Aşk” iletisi ile paylaştığı dikkati çekti.”[7]
Paylaştığı şiir sanki cinayeti anlatıyordu…: Ülke genelinde infial yaratan cinayetten bir gün önce ise Okumuş’un paylaştığı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘Ayten’in Sonu isimli şiir ise kan donduran olayın habercisi gibiydi.”[8]
“(…) paylaştıktan sonra şiirde anlatıldığı gibi kafede buluştuğu eşi Burcu Okumuş'u 6 bıçak darbesiyle öldürdü. (…) Özgür Okumuş'un, cinayetten önce Burcu Okumuş ile buluşmaya giderken Ereğli'de oturan bir arkadaşıyla yazışmaları da ortaya çıktı. Özgür Okumuş'un arkadaşına, eşinin başka bir erkekle çektirdiği samimi fotoğraflarını atıp, "Söyle bana, ben ne yapayım? Ben ona hayatımı verdim. Onun için oğlumu bile yalnız bıraktım. Karşılığı buysa benim  karşılığım da bu usta. Lütfen senden tek isteğim sus, arama ne beni, ne de kimseyi. Bir şey yapmayacağım. Çünkü kıyamam. Sadece ne eksikti, neyi veremedim onu soracağım" yazdığı, arkadaşının da yanlış bir şey yapmaması yönünde cevap yazdığı görüldü.”[9]

Ayten

İddiaya göre Ayten gerçek bir kişidir; Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bir bankada çalışırken karşılaştığı ve tutulduğu stajyer bir genç kadındır.[10] Şair, “Milyon Kere Ayten” şiirinde “aklından çıkaramadığı” ve neredeyse yaşamın bütün güzelliklerini somutlaştırdığı (Doğan, 2003)” platonik aşkı Ayten’i; “Ayten’in Sonu” şiirinde “Markiz pastanesinde” öldürür. Güzelliğinden övgüyle söz edilen Ayten, “renkli bir balon gibi” sönüverir ve o “güzellik”le eşitlenen Ayten’den geriye, bir “kan lekesi”nden başka eser kalmaz. “Şiir”deki “cinayet” için (herhangi bir şiir ismi verilmeden) “Şair bazen de ölülerle konuşur, çok sevdiği kadını öldürüp onu(n) macerasını ölümsüzleştirmek ister (Doğan, 2003)” değerlendirmesi yapılabilmektedir.

Burcu

Katilin paylaştığı Yasmin Levy’nin “Sevda” isimli şarkısında “aldatmakla” suçlanan “güzel” bir kadına işaret edilirken; “mecnun”a verilen “unut onu …/değmez ağlamaya” öğüdü,  “gurur” ile şişirilen “erkek” toplumsal cinsiyet rolünün “içindeki fırtınayı” dindirmeye yetmez. “Eşi/kızı/kardeşi”nin “sahibi” olarak “yetiştirilen” erkek, kadınlığa yakıştırılan “ağlama”yı yeğlememekte, “ağlatmakta”, “vurmakta, öldürmektedir”. Burcu’nun da, kadın cinayetlerine tepkisini sosyal medyadan paylaştığı, ölümünün ardından “medya” tarafından “görülür” ve haberde, maktulün o gün paylaştığı sözlerini şimdi katili olan eşinin “beğendiği” belirtilir:

Kadın Cinayetlerine Tepki Göstermiş: Burcu Okumuş'un 20 Ocak 2014'te Facebook hesabında, 'Bir kadını sokak ortasında dövebilir, hatta öldürebilirsin. Ama öpersen toplum buna tepki gösterir. Çünkü değerleri olan bir toplumuz' yazarak ve 14 Şubat 2015 tarihinde de 'Onlar ki ufak bedenlerine sizi 9 ay sığdırdı da siz onları şu dünyaya 9 ay sığdıramadınız. Kadına ten ve beden olarak değil de yanına anne ve eş nazarında bakabilseydik eğer, bugün bu dünyadan utanmazdık. İnsanın önce kanı, sonra gözü doluyor. Bir kadın daha erkeğin cehenneminde yandı. Sevgililer Günü'nde milyonlarca kadını 'tecavüze hayır' diyerek sokağa dökecek ülkede erkek olmak utanç verici' yazarak kadın cinayetlerine tepki gösterdiği görüldü. Özgür Okumuş'un, eşinin bu paylaşımlarını beğendiği görüldü.”[11]
    
Kadına, “ten ve beden olarak değil de yanına anne ve eş nazarında” bakmak belki de meselenin özünü teşkil etmektedir; diğer bir ifadeyle “mesele”, kadını erkek ile eşit bir “kişi/birey” olmaktan ziyade, “tenselliğe” ilişkin olanların yanı sıra “anne ve eş” toplumsal rolleriyle kayıtlayan “cinsiyetçi” toplumsal formasyondan kaynaklanmaktadır. Zira kadınları, kadının erkeğe “eş” tutulmadığı bir “düzen”de, en fazla mevcut veya eski eşler, hatta eş adayları öldürmektedir.

“Son”lar

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yürüttüğü ‘Yazarlar Okullarda Projesi’ kapsamında bazı okullarda öğrencilere satılan ‘Hariçten Sözler’ isimli kitapta aşağıdaki ifadelerin olduğu, bir haber vesilesiyle öğrenilir:

Kadınlar ait olmayı, erkekler ise sahip olmayı yeğlerler.
Şairlik erkek mesleğidir. Zaman zaman kadınlar heveslenseler de şiir can çekişir ellerinde ve ancak çocuk denen şiir can bulur onların sinelerinde.
Erkekler doğayı, kadınlarsa yuvayı severler.
Bir aşkı, küçük bir ihtimal de olsa mutlulukla ya da cinayetle nihayetlendirebilirsiniz. Ve bu cinayette öldürme biçimi, kesinlikle ama kesinlikle bir ihanet konusuyla alakalıdır.
Genç kızlar için, çılgınlık sefalet, özgürlük ise felaket getirir.
Evet bilgisayar çağını yaşıyoruz. Piyasada her türlü bilgisayar var. Ve bu konuda özellikle bayanlara tavsiyem şudur. Bilgisayarınız tabii ki dizüstü olabilir ama mümkünse eteğiniz dizüstü olmasın.”[12]

Başlangıç

“… kadın katliamlarına davetiye çıkaran bu düzene karşı yasımızla ve isyanımızla sokaklardayız. Burcu için ve katledilen bütün kadınlar için isyan çığlıklarımızı birleştirip varlığımızı haykırıyoruz, bu düzeni kabul etmiyoruz. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Susmuyoruz, korkmuyoruz hesap soruyoruz.”[13]

Kaynakça

Âbide DOĞAN, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Şiir Dünyası, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2003 / Cilt: 20 / Say›: 1 / ss. 71-84




Cumartesi, Nisan 22, 2017

J.P.Sartre ve “Politik Şiddet”: Baader-Meinhof Ziyareti




Jean Paul Sartre’ın “terör”e nasıl baktığı,  politik şiddeti “meşru” görüp görmediği oldukça tartışmalı/tartışılan bir konudur (Caze, 2007). H.B.Kahraman’ın “Sonunda onu da yaptı ve bütün tepkileri göze alarak hapishanede bulunan terörist örgüt Baader-Meinhof çetesini ziyaret etti.” sözlerinde geçen, kimi yazarlarca Sartre'ın kariyerinin en düşük noktası” olarak tanımlanan ve bu yazının konusunu teşkil eden söz konusu ziyaret; “Sartre ve Terör” başlıklı bir tartışmaya “giriş” yapmak için elverişli olabilir (Keck ve Charter, 2013; Kahraman, 2001). Bu bağlamda, Sartre’ın Baader-Meinhof ziyareti, düşünürün “politik şiddet”e bakışıyla ilişkilendirilerek, -ancak bunun bir “giriş”le sınırlı olduğu unutulmadan-, okunmaya çalışılacaktır.

Öncesi

4 Aralık 1974 günü 69 yaşındaki Sartre, Stammheim hapishanesine gitmek üzere Stuttgart havalimanından ayrılır. Görüşeceği/ziyaret edeceği kişi Baader-Meinhof grubunun (Red Army Fraction, RAF; Kızıl Ordu Fraksiyonu) liderlerinden olduğu iddiasıyla tutuklu olan Andreas Baader’dir (Bohr ve Wiegrefe, 2013). 1972 yazında, Baader, Ensslin ve Meinhof da dahil olmak üzere, Baader-Meinhof grubunun liderleri tutuklanır ve Güney Almanya’daki Stammheim hapishanesine konulur. Duruşmaları 1975 yılında başlar ve 1977’de müebbet hapse mahkum olurlar (Seidler, 2013). Bu süreçte Alman Hükümeti, sol-kanat entelektüellerin söylediği herhangi bir şeyi Baader-Meinhof lehinde yorumlayarak “teröre karşı savaş”ın ilk modern versiyonunu sergiler. Kendilerine savaş suçlusu muamelesi yapılmasını isteyen ve Isolationsfolter/isolation torture (tecrit işkencesi)” olarak adlandırdıkları cezaevi koşullarını protesto eden mahkumlar açlık grevine giderler (Welten, 2005).

Sartre’ı 1974 yılındaki bu ziyaret için Stuttgart havalimanına getiren süreç, Ulrike Meinhof’un, cezaevi koşullarının düzeltilmesi için açlık grevinde olan Baader ile görüşmesini Sartre’a teklif etmesiyle başlar. Meinhof, Sartre’ın RAF için “devrim için ilginç bir zorlama/güç” sözlerini sarf etmesinden cesaretle bu teklifi yapar; ziyaretin, kamuoyunun dikkatinin çekilmesini sağlayacağını, polisin Baader’in ölümüne razı olmasını güçleştireceğini umut eder (Bohr ve Wiegrefe, 2013). Meinhof’un Sartre’ı davet etmesinin önemli sebepleri vardır. Herşeyden önce Sartre, birkaç yıl önce caddelerde illegal sol-kanat dergi La cause du peuple dağıtmakla ünlüdür ve De Gaulle ona karşı bir şey yapmaya cesaret edememiştir. Ayrıca Sartre’ın, sol-kanat devrimci hareketlere sempati duyduğu ve kolayca onları desteklemeye ikna edildiği bilinmektedir. Alman yetkililerin Sartre’ı ününden dolayı reddemeyeceği düşünülmektedir (Welten, 2005).

Yaşlı ve görme güçlüğü yaşayan Sartre, ziyaret sürecini başlatan Meinhof mektubunu Kasım 1974'te alır ve 4 Kasım’da Alman hükümetinden Andreas Baader ile görüşmek için izin ister. Talep, Sartre’ın bir yıl önce Der Spiegel röportajındaki Baader-Meinhof’a ilişkin pozitif söylemi nedeniyle reddedilir. O röportajda Sartre, Baader-Meinhof için, gerçekten devrimci bir grup olduğuna inandığını, ancak aynı zamanda biraz fazla “erken” bulduğunu söylemiştir. Ayrıca Sartre’ın editörü olduğu Les Temps Modernes dergisi, Mart 1974 sayısını Baader-Meinhof üyelerinin cezaevi koşullarına ayırmıştır. Sartre, grup üyesi Holger Meins’in açlık grevi sonucu öldüğünü öğrendiğinde, artık kimse onu amacından vazgeçiremez. Meins’in ölümünün ertesi günü Berlin’in yüksek mahkeme yargıcı Günter von Drenkmann, RAF komandoları tarafından öldürülür. Ardından bütün gözler ve kameralar Stammheim hapishanesinin yedinci katına ve ünlü filozofa odaklanır. 21 Kasım’da Sartre, Alman hükümetine hitaben, talebinin reddedilmesini protesto eden bir açık mektubu Libération dergisinde yayımlar. Nihayetinde, RAF’ın şiddet eylemlerini onaylamadığını deklare etmesinden sonra, kendisine, Baader ile -Aralık başında- görüşme izni verilir. Sartre, televizyonda düzenlenen/yayımlanan basın toplantısında RAF şiddetini kınasa da, izleyicilere şunu da hatırlatmıştır: “1943'te Nazilere karşı düzenlenen her bomba haklı bulundu”. Bununla birlikte Sartre, “Latin Amerika'da haklı gösterilebilecek terörizmin, RAF bunun mümkün olduğunu düşünse de, Batı Avrupa ülkelerinde haklı gösterilemeyeceğini” belirtir ve Von Drenkmann'ın öldürülmesini "anlaşılabilir, ancak siyasi bir hata" olarak nitelendirir (Welten, 2005).

Süreci başlatan Meinhof mektubu olsa da Sartre’ı Baader ziyareti için ikna eden kişinin Baader-Meinhof’un avukatı Klaus Croissant olduğu da iddia edilmektedir.[1] Ziyarette Sartre’a, Libération gazetecileri Pierre Victor (Benny Lévy) ve Jean-Marcel Bouguereau yardım eder. Victor, çevirmen olarak Daniel Cohn-Bendit’i davet eder ancak çevirmen Cohn-Bendit hücreye alınmadığı için görüşmeye katılamaz. Hücreye, Sartre, Victor ve Baader’in avukatı Croissant girer, ekibe, hapishane gardiyanı Holz Bubeck eşlik eder (Welten, 2005).

Görüşme

Sartre, beklenenin aksine, Baader tarafından soğuk karşılanır. Bunda, Sartre’ın ziyaretten iki gün önce kendisiyle yapılan mülakatta (Spiegel), aşırı (extremist) sol-kanat eylemcilerin Berlin Yüksek Mahkeme Başkanını (Günter von Drenkmann) öldürmeleri olayını “cinayet” olarak nitelendirmesi etkili olur. Sartre’ın, “kendilerine sempatiyle yaklaştığını ve takip ettikleri prensipleri tartışmak istediğini” söylemesi üzerine Baader, bunun “zor” olduğu yanıtını verir.  Sartre, Baader-Meinhof’un politik şiddet eylemlerinin Batı Almanya’da bir yansıması/yankısı olmadığını/karşılık bulmadığını, bu tür eylemlerin Guatemala gibi ülkeler bakımından haklı olabileceği, Almanya içinse meşru olmadığını söyler. Baader’in, silahlı grupların Fransa’da toplanması/birleşmesi önerisine Sartre, terörizmin Fransa için iyi olacağına inanmadığını söyleyerek karşılık verir (Bohr ve Wiegrefe, 2013). Sartre, altmış dakika süren görüşme hakkında şöyle yazar:

“Önce tokalaştık, karşıma oturdu ve üç dakika sonra, söylediği ilk şey şu oldu:”Bir arkadaş ile karşılaşacağımı düşünmüştüm fakat onlar bir yargıç göndermişler bana..” Bu, önceki gece bir Alman TV kanalında sarf ettiğim sözden/ifadeden kaynaklanıyordu. Sanırım o, kendisini ve arkadaşlarını, üstlendikleri eylemleri savunmak için geldiğimi umuyordu. Onunla aynı fikirde olmadığımı gördü. Ben, tehlikedeki herhangi bir sol-kanat gruba sempati duyan solcu bir kişi olarak geldim. Ayrıca, onunla aynı fikirde olduğumu söylemek için değil, onun fikirlerini ve bir mahkum olarak hapishanedeki durumunu öğrenmek için geldim. Neden açlık grevinde olduğunu sordum. Cezaevi koşullarını protesto etmek için açlık grevinde olduğunu söyledi. (Sartre, 1974)”

Sartre ve Baader arasındaki görüşmenin içeriği yıllarca gizli kalır. Spiegel’in talebi üzerine görüşmeye ait tutanak, -Sartre’ın tüm söyledikleri, Baader’inse söylediklerinden önemli pasajlar olmak üzere-, resmi makamlarca açıklanır. Bu tutanaklar göstermektedir ki, Sartre, Baader’i tekrar tekrar silahlı mücadeleden (fight) vazgeçmeye iknaya çalışmakta ve RAF’a karşı eleştirel bir duruş sergilemektedir (Bohr ve Wiegrefe, 2013).   

“Sartre: RAF, kitlelerin/halkın kabul etmediği eylemleri üstlendi/gerçekleştirdi.
Baader: Halkın yüzde yirmisi bize sempatiyle bakıyor.
Sartre: Biliyorum, istatistikler Hamburg’da hazırlandı.
Baader: Almanya’daki durum küçük grupları gerekli kılıyor, hem legalite hem de illegalite açısından.
Sartre: Bu eylemler Brezilya için haklı görülebilir, fakat Almanya için değil.
Baader: Neden?
Sartre: Brezilya’da bağımsız eylemler durumu değiştirmek için zorunludur. Onlar zorunlu hazırlayıcı çalışmadır.
Baader: Neden burda farklı olsun?
Sartre: Burada Brezilya’dakiyle aynı tip bir proleterya yok. (Bohr ve Wiegrefe, 2013).”

Sonrası

Görüşmeden sonra Sartre, Batı Alman hükümetine (Helmut Schmidt) ağır suçlamalar yöneltir. RAF tutukluları/hükümlüleri, ses geçirmeyen hücrelerde sabit bir yapay ışık altında tutulmaktadır ve Sartre bunun Nazilerin işkencesine benzemese de, psikolojik rahatsızlığa (disturbance) yol açan farklı bir işkence türü olduğunu söyler (Bohr ve Wiegrefe, 2013). Üç gün sonra Sartre, Libération’da görüşmeyle ilgili bir yazı yayımlar: The Slow Death of Andreas Baader’. Bu yazıda Sartre, insan haklarına referansla, cezaevi koşullarını eleştirir (Welten, 2005):

“Kaldıkları hücreler, diğer hücrelerden ayrı olarak beyaza boyanmış ve akşam 11’e kadar elektrik var, bazen de günün 24 saati yok. Hücre, sesi azaltan, hücre içinde duyulmaz hale sokan biçimde dizayn edilmiş. Biliyoruz ki ses, insan beden ve bilincinden ayrılamaz. Sessizlik ve iletişim yokluğu insanda önemli problemlere yol açar ve yavaş yavaş deliliğe sürükler. Bu bir işkencedir ve bu işkencenin mağduru Baader, sessizce konuşmakta, sanki düşüncenin akışını yitirmiş gibi zaman zaman durmakta, cümlenin ortasında başını ellerinin arasına alıp iki dakika sonra devam etmektedir. Açlık grevi nedeniyle oldukça zayıflamış, 15 kilo kaybetmiş ve sağlıklı bir insan gibi görünmüyor. Siyasi mahkumlara uygulanan bu muamele, temel insan haklarına aykırıdır. Bir mahkum da, kendisine bir insan gibi davranılmasını hak eder. Baader, zayıflamış ve hasta olsa da, bilinci yerinde olarak direnişine devam etmekte, diğerleriyse komadadır. Beş mahkumun yakın zamanda ölümünden endişe edilmektedir. Acilen, mahkumlara insan haklarıyla uyumlu muamele edilmesini talep eden bir hareket başlatılmalıdır (Sartre, 1974).”

Buna rağmen hem Baader-Meinhof grubu hem de kamuoyu bu ziyaretten memnun olmaz, kamuoyunda ziyaret gruba destek olarak algılanır, grup da ziyareti hayal kırıklığı olarak görür (Welten, 2005). Baader-Meinhof üyeleri, Parisli ziyaretçinin kamuoyunda bir dayanışma dalgası yaratacağını umut etse de, kamusal tepki farklı olur ve Sartre’ın hapishaneyi görmüş olamayacağı, zira Stammheim’ın, içinde TV ve küçük kütüphaneler olan yeni bir hapishane olduğu, Sartre’ın eşlerin bir araya geldiği bekleme odasını Baader'in hapishane hücresi olarak karıştırdığı dile getirilir, alay konusu yapılır. Keza basın, RAF tutuklularına/hükümlülerine sağlanan ayrıcalıklardan söz eder (Keck ve Charter, 2013; Bohr ve Wiegrefe, 2013).

Gardiyan Bubeck emekli olduktan sonra (2003), aslında Baader grup üyelerine çok iyi davranıldığını, Sartre’ın görüştüğü hücrenin, diğer mahkumların kaldığı bir hücre olduğunu, grup üyelerinin kaldığı yedinci katta fitness odası, kütüphane, radyo, tv ve teyp bulunduğunu, Baader’in günlük olarak Stuttgart’taki bir şarküteriden yiyecek sipariş ettiğini, gün boyunca hücre kapılarının açık olduğunu ve mahkumların bir araya gelebildiklerini söyler/açıklar. O zaman şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır. Alman hükümeti neden Sartre’a bu adeta cennet olan yedinci katı göstermemiştir? Bubeck’e göre, görüşmede çevirmen olmadığından ve Sartre Almanca, Baader Fransızca bilmediğinden doğru düzgün bir diyalog gerçekleşmemiş ve aslında Baader cezaevi koşullarıyla ilgili bir şey de söylememiştir (Welten, 2005).

Sartre için bu ziyaretten, daha sonra hep bir “hata” olarak bahsedilmiştir. Cohn Bendit’in tanıklığına göre, görüşmeden çıkan Sartre’dan Baader hakkında duyduğu tek cümle şudur: ‘‘Ce qu’il est con ce Baader,” (What a jerk this Baader is./ Seidler, 2013; ‘What a prick Baader is!’/Welten, 2005). Bunun, yüz yüze karşılaşmada ortaya çıkan kültürel ve entelektüel uçurumu yansıtan bir ifade olduğu savunulur (Seidler, 2013). Fransız basınıysa Sartre’ın bunadığını yazar. Sartre biyografisini yazan Annie Cohen-Solal ziyareti “zaman kaybı” ve “Sartre'ın itibarına, nüfuzuna ve sağlığına zarar verici” olarak nitelendirir. Birkaç yıl sonra Sartre da, bir mülakatta, ziyaretten “tam anlamıyla bir başarısızlık” olarak söz eder ancak yeniden istense yine aynı şeyi yapacağını da ilave eder (Welten, 2005).

Sartre

Sartre, kendisine yöneltilen “devrim, terör olmadan mümkün değil mi? Böyle bir devrimi destekliyor musunuz?” sorusuna şöyle cevap verir: “Terörsüz bir devrimin mümkün olmadığına inanıyorum, çünkü devrimi önlemek isteyenler teröre başvuracaktır. Bu yüzden devrim de, bunu durdurmak için terörü kullanmalıdır. Dolayısıyla devrimin başarılı olması için de yolun sonuna kadar gidilmeli, ortada durulmamalıdır.”  Sartre burada, daha fazla şiddeti önlemek için şiddet kullanımını haklı gösterir/bulur. Baader-Meinhof grubuyla ilgili olarak da şunları söyler: " Baader-Meinhof mükemmel bir şekilde davrandı. Masum birini hiç öldürmediler. Toplumlarının kısır domuzlarının (Alman sanayiciler) peşindeydiler. Ancak, popüler düşünce/kamuoyu onlara karşıydı ... Baader-Meinhof grubu burjuva çocuklardı." Dolayısıyla Sartre için, ahlaki ve devrimci bakış açısından, grubun Alman sanayicilerine gösterdiği acımasızlık ve cinayetler meşrudur. Bununla birlikte Sartre, "ahlaki ve devrimci bakış açısı"nı açıklığa kavuşturmaksızın, “tüm etiğin/ahlakın koşullara bağımlı" olduğunu söylemekle yetinir (Walsh, 2010).

Bir yoruma göre, Sartre’ın Baader-Meinhof’a bakışı, onun düşüncesindeki “terörizm”e ideolojik yakınlıkla ilişkilidir. Varoluşçuluk doğası gereği bireyci ve apolitik olsa da, Sartre’ın versiyonunda sosyo-politik bir karakter kazanır. Sartre yaklaşımında bireyin gerçekleştirdiği tikel bir eylem, doğasında kamusaldır. Sartre için tarafsızlık (neutrality) söz konusu değildir. Öyle ki, Sartre’ın, politik şiddete sınır koymaya  çalışan Albert Camus’dan da, hatta masumları öldürmemeye özen gösteren Baader’den de daha radikal ve toptancı olduğu öne sürülür. Ancak aynı zamanda, yıllar sonra Sartre’ın ziyaretin hem bir hata olduğunu kabul edip hem de aynı hatayı yeniden yapacağını söylemesinden hareketle; bu ifadenin Sartre’ın kişiliğine olduğu kadar, onun toplumsal/ politik felesefesinin kesin bir taahhütte bulunmayan/bağlılık sergilemeyen (non-committal) niteliğine ışık tuttuğu da savunulmaktadır. Ayrıca, Sartre daha sonra da, çeşitli zamanlarda Baader-Meinhof üyelerini destekleyen ifadelerde bulunmuştur. Bu destek ifadelerinde çekince ve ihtilaflara/tartışmalara yer verilse de, yine de, çoğunlukla sadece taktik konuların tartışmalı olduğu belirtilmekte; dolayısıyla Sartre’ın çekincelerinin ilkesel bir karşı duruştan ziyade taktik meselelerle ilgili olduğu iddia edilmektedir (Seidler, 2013).

Ziyaretten önce Sartre, La Cause du peuple dergisindeki yazısında, 1972 Münih Olimpiyatlarında İsrailli sporcuları kaçıran ve ölümlerinden sorumlu tutulan Filistinli Black September’ grubunu desteklemiştir. Bu makalede Sartre terörizmin prensibinin öldürmek olduğunu ve grubun başka bir seçeneği olmadığını yazar. Bununla birlikte şunu da belirtir: "Bir patlama sonrasında parçalanmış bedenlerin veya bir çocuğun kopmuş kafasının görülebilmesi, bağışlanamaz olarak kalır.” Sartre'ın tutumu, onaylamaktan ziyade terörizmin mantığını ifade etmek, “anlamaya” dönük bir çaba olarak da görülebilir. Zira Münih Olimpiyatları konusundaki tartışmalarında Sartre, İsrail hükümetinin eylemlerini de “anlaşılabilir ve kabul edilebilir” bulur (Caze, 2007).

“İsrail ile savaşta Filistinlilerin tek silahı terörizmdir. Bu dehşet bir silahtır ama ezilen yoksulların başka silahı yoktur. FLN’nin terörizmini kabul eden Fransız, Filistinlilerin terörist eylemini de kabul etmek zorundadır  (Sartre, 1972).”

Genellikle, Sartre’ın Fanon’un kitabına yazdığı önsözde, şiddeti savunduğu ve övdüğü iddia edilir. Buna karşın, Sartre’ın zulme şiddetle tepki vermeyi açıkça kabul etmese de, en azından “anlaşılabilir” olduğunu ima ettiği de öne sürülmektedir. Zira şiddeti anlamak onun kabulü anlamına gelmez. Sartre'ın sözleri, egemen ve bağımsız olmak isteyen ve şiddet eylemlerinin belirli hedefleri olan sömürülenlerin/ezilenlerin spesifik şiddetlerinin bir yorumudur. Sartre'ın önerdiği anlayış, Cezayir'de olduğu gibi nesiller boyu zulme uğramış ve işkenceye maruz kalmış bir ülkeye ait olan terörist gruplarla sınırlıdır. Aslında Sartre’ın tek bir eseri üzerinden gidilmeyip bütün eserleri göz önünde bulundurulursa, düşüncesinin bir “evrim” geçirdiği de görülebilir. Sartre'ın görüşleri, kendi etiğinde hiç yeri olmayan biçimde terörü kınamayla başlar ve sonra şiddeti, ezilenlerin kaçınılmaz bir cevabı olarak kabul etmeye doğru evrilir. O dönemde de şiddet, etik olarak değerlendirilmez. Sonunda, şiddeti meşrulaştırma veya mazeret için kriterler sağlayarak etik ve politikasını bütünleştirmeye çalışır. Sartre, çalışmalarının bu evriminde mutlakiyetçiliği, aşırılığı ve fanatizmi olduğu kadar ırkçılığı, zulüm ve sömürüyü  de mahkûm eder. Aynı zamanda duruşunu, teröre karşı, şiddetin kendisinin ötesine geçmeyen pek çok tipik cevabın bir eleştirisi oluşturur (Caze, 2007).

Bu bakımdan ziyaret başarısız görülse de çok önemlidir. Sartre, her tekil insan eyleminin bütün insanlığı bağladığını söyler ve seçim, hepimiz için bir seçimdir. Dolayısıyla insanlar kendi seçimlerinden tam anlamıyla sorumludur ve insanın ötesinde seçimin sorumluluğu bakımından başka bir kriter yoktur. Seçim bireysel olsa da sonuçları evrenseldir. Dolayısıyla, Sartre için terörizm, gizlenen kötülüğün bir tezahürü değil, insanları sömürgeleştirmeye ya da kapitalizmin her şeyi tüketen bencilliklerine maruz bırakan bir “ilk terör”e karşı son çaredir. Kavgada şiddet hiç bir zaman amaçlanan değildir. Dolayısıyla, terörizmi anlamak diyalektik bir bakış açısı gerektirir. Bu akıl yürütmeye göre, 2. Dünya Savaşı direnişinin köprüleri havaya uçurması ve Alman askerlerini ortadan kaldırması meşruysa, her zalime karşı yürütülen savaş da meşru olur. Böylece, 1960'lı yıllarda, Fransa ve Almanya’nın, kapitalist, sömürgeci hükümetler tarafından işgal edilmesine dayanılarak, Baader-Meinhof grubu haklılaştırılır. Sartre’ın diyalektik bakış açısına göre, Baader'e tartışmalı ziyareti bir hata olarak kabul edilemez. Baştan beri Sartre gerçekten de neye girdiğini çok iyi bilmektedir. Onun verdiği gerçek 'mesaj', eylemin kendisidir: Ziyaret, filozof ile terörist arasındaki 'sahte' tartışmaya ve gerçek tutukluluk koşullarına bakılmaksızın, aslında Batı Almanya devletine yönelik tam bir saldırıdır. Ayrıca sonra yaşananların, Sartre’ın cezaevi koşullarının dayanılmaz depresyona yol açtığı iddiasını kanıtladığı da ileri sürülmektedir. 1976'da Stammheim cezaevinde Ulrike Meinhof kendini asmış halde bulunur. Birkaç ay sonra Baader ve Ensslin, hücrelerinde ölürler. Oysa Ensslin birkaç kez intihar etmekle tehdit etmiştir ve bugün bile birçok kişi için bu ölümler gerçekten şüphelidir. Ensslin'in hücresinde Bertold Brecht'in, grup üyelerinin sık sık alıntı yaptığı Die Massnahme adlı kitabının (The Measure) bir kopyası bulunur: “Öldürmek çok kötü/Ama eğer gerekiyorsa, kendimizi ve diğerlerini öldüreceğiz/Tüm yaşayanların bildiği gibi, bu katil dünyayı sadece şiddet değiştirebilir” (Welten, 2005).

Etik ve Taktik

“Varoluşçuluk’ta doğru hayat, doğru eylem fikri, kişinin zaten nasılsa öyle davranması gerektiği anlayışına indirgenmektedir. Dolayısıyla kişinin kendi ethos’una, mizacına göre davranması gerektiği söylenerek, salt varoluşu, yapısının şöyle değil de böyle oluşu davranışın kıstası haline getirilir (Adorno, 2012)”

Sartre’ın, devrimi önlemek isteyenlerin terörü kullanmasının, devrimin başarılı olması için terörün kullanılmasını haklı/meşru, hatta zorunlu kıldığı görüşüyle, Batı Avrupa’yı bu mücadele biçiminin dışında tutması birlikte değerlendirildiğinde, politik şiddete, Gramsci’nin “mevzi/manevra savaşı” ayrımını hatırlatır biçimde, “stratejik/taktik” yönelimli baktığı söylenebilir. Dolayısıyla burada politik şiddete, iyi/kötü yerine, “başarı/fayda” temelinde yaklaşılmakta, başka bir deyişle “etik” bir konu muamelesi yapılmamaktadır. Zira, Sartre’ın sözünü ettiği “koşullara bağımlı etik”, etiği konu dışı bir konuma atmakla eşdeğerdir. “Karşı-taraf”ın kullandığı şiddet ve/veya terör, “karşı-taraf”a uygulanan şiddet ve/veya terörün haklı gerekçesi olabiliyorsa Sartre’ın, tıpkı İsrail’in savaşını “anlaşılabilir” bulduğu gibi, Alman hükümetinin Baader-Meinhof üyelerine uyguladığı şiddet ve/veya terörü de “anlaşılabilir/kabul edilebilir” bulması gerekir. Burada ilk ve son terör ayrımı meseleyi çözmez zira “son”, kendinden sonraki için “ilk” olur. Ayrıca devlet şiddeti/terörü yalnızca şiddet/terör uygulamak anlamında kullanmamakta, şiddete/teröre itmek/sürüklemek, diğer bir ifadeyle “terörize” etmek suretiyle de kullanabilmektedir. Keza Sartre politik şiddetten “çıkmaz sokak (dead end)” olarak da söz eder. Ancak bu niteleme de etik bir hassasiyete değil, “taktik” bir bakış açısına işaret eder.

Sartre’ın Andreas Baader ziyaretiyse, kendi başına, politik şiddeti onaylamak/desteklemek olarak okunamaz. Çünkü Sartre hem görüşme sırasında hem görüşmeden sonra böyle bir tutum takınmamış, esas olarak cezaevi koşulları ve insan hakları bağlamında kalmıştır. Ayrıca, politik şiddete taraf olan ve/veya uygulayanların da temel insan haklarından yararlanması, araçsal değil etik bir konudur. Bunu, insan haklarına “araç” muamelesi yapılması da değiştiremez. Zira amaç, aracı meşrulaştıramaz. Bu “amaç”; “devrim” de olsa, “kapitalizmin devamı” veya “İslam” da olsa, hatta “iyi/iyilik” de olsa sonuç değişmez. Amaçtan başka ölçüye/ölçülere ihtiyaç vardır ki, bu da etiğin alanına girer. Etik olmayınca da, hem insanın canavarlaşması hem de dünyanın cehenneme çevrilmesi önünde hiçbir engel kalmaz. Amaç diyen insan, “araç”ının boyunduruğu altına girer, “araç”ına dönüşür; ne “strateji/taktik” ne de “başarı/fayda” kriteri bunu engelleyemez.

“Cizvitlerle ilişkilendirilen amacın aracı meşrulaştırdığı ilkesi, halihazırdaki bir iyi ile talep edilen iyi, bütüncül iyilik arasındaki ayrışmayı fark eder, ama sorunu tikel ve bireysel olan karşısında bütünlüğe, nihai amaca öncelik vererek çözebileceğini zanneder. Fikir ilk bakışta makul görülse de bizler bu fikrin çağımızda sınandığını ve son derece feci sonuçlar yarattığını gördük. Nihai amacın veya toplumsal bütünlüğün önceliği uğruna suç işlemenin ne demek olduğunu artık biliyoruz. İyi kavramını her türden elle tutulur tözden arındırmanın neye yol açtığını ve kimler daha güçlüyse onların soyut tahakkümünden öte bir anlama gelmediğini artık biliyoruz. Bu tür yöneticiler nesnel olarak daha büyük iyi fikrinin arkasına sığınıp salt öznel çıkar ve hakların kendi ellerinde emniyette olduğunu iddia ederler. Ahlak felsefesi bağlamında bakıldığında bu tür bütün iddialara karcı çıkmak önemlidir (Adorno, 2012).”

KAYNAKÇA

Meir Seidler (2013) The Beauty and the Beast: Jean-Paul Sartre and the Baader-Meinhof Gang, Terrorism and Political Violence, 25:4, 597-605

Theodor W.Adorno, Ahlak Felsefesinin Sorunları, Çev.Tuncay Birkan, Metis, 2012

Marguerite La Caze, Sartre integrating ethicsand politics: the case of terrorism, PARRHESIA NUMBER 3 • 2007 •43 54

Ruud Welten, Why Sartre visited Andreas Baader? The philosopher and the terrorist,

2005

 

Jean-Paul Sartre, “About Munich”, Translated by Elizabeth Bowman, La Cause du peuple—J’accuse, No. 29, du 15 oct. 1972. (Republished in Les Nouvelles littéraires, 11-17 nov., 1982, under the title “A New Sartre Scandal”)

 

Joseph L. Walsh, Sartre: Conversations with a “Bourgeois Revolutionary”, Monthly Review, Volume 62, Issue 02 (June) (John Gerassi, Talking with Sartre: Conversations and Debates, edited and translated by John Gerassi (New Haven, CT: Yale University Press, 2009), 336 pages.)


Reinhard Keck, David Charter, Sympathy for the devil? How Jean-Paul Sartre confronted German terrorist Andreas Baader, Last updated at 9:00PM, February 7 2013, http://www.thetimes.co.uk/tto/news/world/europe/article3681648.ece

H.B.Kahraman, Sartre'ın çıkmazı, 19/09/2001

J.P.Sartre, The Slow Death of Andreas Baader, Libération, December 7, 1974 https://www.marxists.org/reference/archive/sartre/1974/baader.htm

Felix Bohr and Klaus Wiegrefe, The Philosopher and the Terrorist: When Sartre Met RAF Leader Andreas Baader, 6 Şubat 2013 http://www.spiegel.de/international/germany/transcript-released-of-sartre-visit-to-raf-leader-andreas-baader-a-881395.html