Salı, Ekim 03, 2017

Paul Auster’in “Görünmeyen (Invisible)” Romanında “Ensest”



Edebiyatta “cinsellik” konusuyla ilgilenirken, “kardeşler arası ensestin (sibling incest)” beklenmedik sıklıkta olduğunu fark eden araştırmacılar, bunun üzerine, “kardeş ensesti” temasını merkeze alarak İngilizce yazılmış yirmi dokuz romanı inceler, klinik ve edebi söylemi karşılaştırırlar. Vardıkları sonuca göre, klinik söylemde açık biçimde “zararlı” bir olgu olarak nitelendirilen kardeş ensesti, edebi söylemde, “her daim sonu kötü biten romantik bir aşk hikayesi (bad romance)” olarak tasvir edilmektedir. Kardeş ensestine yönelik klinik söylemdeki “negatif” tutum edebi söylemde esnemekte; sözkonusu olgu romanlarda hem “rezil/aşağılık (abject)” bir şey hem de “romantik bir aşk ilişkisi” olarak sunulmaktadır. Aslında “rezilce bulma (abjection)”, zaten, iğrenç bulma (disgust) ve hayran olmanın (fascination) iç içeliğini/bir aradalığını ifade etmektedir. Dolayısıyla okuyucuda, iğrenmenin yanında, yasağa/toplumsal beklentilere karşı çıkan karakterlerle empati kurma/özdeşleşme ve böylece ensestin toplumca uygun bulunmamasına karşı çıkma da teşvik edilmektedir (Kokkola ve Valovirta, 2016).      

Paul Aster’in Görünmeyen (Invisible, 2009) adlı romanında kardeş ensesti, ana tema olmasa da, ayrıntılı olarak tasvir edilen bir “cinsel ilişki/cinsel aşk” olarak kaşımıza çıkar. Eğer roman bu tema üzerinden genel bir değerlendirmeye tabi tutulmayacak, yalnızca romandaki kardeş ensesti teması ele alınacaksa, yukarıdaki çalışmadan yararlanılarak, romandaki kardeş ensestinin sunumuyla/temsiliyle ilgili/sınırlı bir yorum geliştirilebilir.  



                
Görünmeyen

“Already, you loved her more than anyone else in the World” s.112

Romanlarda kardeş ensesti, genellikle birlikte büyüyen kardeşler arasında gerçekleşir. Kolaylaştırıcı bir etken olarak kullanılan “birlikte yaşamak/büyümek” bağlamı, Westermarck etkisi diye bilinen ve klinik verilerle de desteklenen varsayımla çelişir. Ensest yasağı (tabusu), 19.yy. sonlarında, Edward Tylor (1888) tarafından “exogami”nin bir gereği olarak, Edward Westermarck (1891) tarafındansa “doğal seçilim/seleksiyon” ürünü olarak açıklanır. Westermarck’a göre birlikte büyüyenler arasında cinsel ilişkiden, dolayısıyla ensesten kaçınma evrenseldir ve evrimsel başarıyı sağlamaya yöneliktir (Leavitt, 2013). Dolayısıyla, bu iddiaya göre, birlikte büyümek cinsel arzuyu değil isteksizliği artırır. Diğer bir ifadeyle, çocukluklarını birlikte geçirenler arasında, birbirlerine karşı cinsel bakımdan arzu duymama, birbirlerinden cinsel olarak hoşlanmama gelişir (Kokkola ve Valovirta, 2016).

Görünmeyen’de “birlikte büyüme”, öncelikle, ana karakterler Adam Walker ve ablası Gwyn’in 4-7 yaşlarındaki “oyun”ları vasıtasıyla çerçeveye girer. Adam ve Gwyn küçükken (4-5 yaşlarında), birlikte banyo yaptıkları ve doktorculuk oynadıkları sırada birbirlerinin vücutlarını keşfederler. Gwyn en çok, kardeşiyle çıplak vaziyette yatakta zıplamayı sever çünkü erkek kardeşinin zıplarken penisinin aşağı yukarı sallanmasını görmekten hoşlanır. Altı-yedi yaşlarında, birlikte banyo ve doktorculuk oyunları biter fakat her zaman banyonun kapısı açıktır ve Adam, tuvaletini yapan kardeşini seyreder. Gwyn büyüyen göğüslerini ve ilk adetini (regl) Adam’a; Adam da, ilk ereksiyonu ve yeni çıkan pubik kıllarını Gwyn’e gösterir.

Romanlarda cinsel ilişkiye giren kardeşler, genellikle on beş yaş ve üzeridir. Bunun, okuyucunun, ilişkinin zorlamaya değil rızaya dayalı olduğunu düşünmesini ve ilişkiyi yargılamamasını sağlamaya yönelik olduğu düşünülebilir. Birçok romanda, birlikte büyüyen kardeşler arasında gelişen güçlü bağ ve cinsel ilişki, aile içi/ana-babalar arasındaki bir krize tepki olarak ortaya çıkar. Ana-babalar ya evde yoktur ya da duygusal yönden yetersiz/etkisizdir (ya da her ikisi birden) ve çocuklar ana-babalarının rollerini üstlenirler. Ayrıca kardeşler arasında, cinsel birleşmenin (coitus) yaşanmadığı bir cinsel ilişki tasviri söz konusudur, ki klinik veriler gerçek hayattaki kardeş ensestinde de cinsel birleşmenin nadir olduğuna işaret eder (Kokkola ve Valovirta, 2016).

Görünmeyen’deki “kriz”, küçük kardeş Andy’nin yedi yaşındayken küçük bir gölde (Echo Lake, New Jersey) boğularak ölmesiyle ilgilidir. Bu olaydan çok etkilenen ve başa çıkmakta zorlanan ana-baba artık rollerini yerine getirmekte “yetersiz” kalır ve aile içi ortama keder ve gerilimle yüklü bir atmosfer hakim olur. Adam ve Gwyn böyle bir ortamda, ergenliğin/gençliğin heyecanıyla, cinsel birleşmeye varmayan bir cinsel ilişki yaşarlar.

“Then came the night of the grand experiment.” s.115

Ana-babaları bazı haftasonu kardeşleri evde yalnız bırakmaya, kendilerine bakabilecek yaşta olduklarını düşünmeye başlamıştır. Gwyn henüz 15, Adam da 14 yaşındadır ve cinsellik kafalarındaki en önemli konudur. Ara sıra birbirlerine dokunmak, öpüşmek hakkında konuşurlar. Adam, konuşulan konuların eyleme dökülmesini planlamaya başlar ve planı devreye sokmak için uygun zamanı kollar. Nihayet “grand experiment” diye isimlendirdiği deneyimi gerçekleştirme fırsatı, ana-babanın evde olmadığı bir hafta sonu eline geçer.

“That was when you hatched your plan-immediately following that conversation-but you waited until your parents were göne before you put into action. (…) s.116 “Since neither one of you had engaged in sex with anyone before, that prospect was exciting enough, and you spent the days leading up to your parent’s departure in a delirium of anticipation—frightened to death, shocked by the boldness of the plan, crazed.”

Adam’ın planı, cinsel birleşme/penetrasyon olmadan bir seks gecesi yaşamaktır, çünkü penetrasyon her şeyi mahvedebilir, ağır sonuçlar doğurabilir. Önce çıplaklık, ardından birbirine dokunma ve öpüşme, sonunda Adam’ın boşalması, romanda ayrıntılı ve erotizme varan bir üslupla anlatılır.   

“You were trembling when you took off your clothes, trembling from head to toe when you crawled under the covers and felt nakedness of that body, the bare skin of your fifteen-year-old sister pressing against the bare skin of your own body, you shuddered, feeling almost breathless from the onrush of sensations coursing through you. You lay in each other’s arms for several moments, legs entwined, cheeks touching, too awed to do anything but cling to each other and hope you wouldn’t burst apart from sheer terror. Eventually, Gwyn began to run hands along your back, and then she brought her mouth toward your face and kissed you, kissed you hard, with an aggression you had not been expecting, and as her tongue shot into your mouth, you understood that there was no better thing in the world than to be kissed in the way she was kissing you, that this was without argument the single most important justification for being alive. You went on kissing for a long spell, the two of you purring and pawing at each other as your tongues flailed and saliva slid down from your lips. At last, you screwed up your courage and placed your palms on her breasts, her small, still not fully grown breasts, and fort he first time in your life you said to yourself: I am touching a girl’s naked breasts. After you had run your hands over them for a while, you began to kiss the places you had touched, to flick your tongue around the nipples, to suck the nipples, and you were surprised when they grew firmer and more erect, as firm and erect as your penis had been since the moment you climbed on top of your naked sister. It was too much for you to handle, this initiation into the glories of female anatomy pushed you beyond your limits, and without any prompting from Gwyn you suddenly had your first ejaculation of the night, a ferocious spasm that wound up all over her stomach. Mercifully, whatever embarrasment you felt was short-lived, for even as the juices were pouring out of you, Gwyn had begun to laugh, and by way of toasting your accomplishment, she merrily rubbed her hand across her belly.”

Aniden/kazara gerçekleşen ilk boşalma sonrasında saatler süren sevişme, yine, ayrıntılı ve erotik bir dille aktarılmaktadır.   

“It went on for hours. You were both so young and inexperienced, both so charged up and indefatigable, both so crazy in your hunger for each other, and because you had promised that this would be the only time, neither one of you wanted it to end. So you kept at it. With the strength and stamina of your fourteen years, you quickly rebounded from your accidental discharge, and as your sister gently put her hand around your rejuvenated penis (süblime transport, inexpressible joy), you forged on with your anatomy lesson by roaming your hands and mouth over other areas of her body. You discovered the delicious, down-soft regions of nape and inner thigh, the indelible satisfactions of back hollow and buttocks, the almost unbearable delight of the licked ear. Tactile bliss, but also the smell of the perfume Gwyn had put on fort he occasion, the ever more sweaty slickness of your two bodies, and the little symphony of sounds you both made throughout the night, singly and together: the moans and whimpers, the sighs and yelps, and then, when Gwyn came for the first time (rubbing her clitoris with the middle finger of her left hand), the sound of air surging in and out of her nostrils, the accelerating speed of those breaths, the triumphant gasp at the end. The first time, followed by two other times, perhaps even a third. In your own case, beyond the early solo bungle, there was the hand of your sister wrapped around your penis, the hand moving up and down as you lay on your back in a fog of mounting excitation, and then there was her mouth, also moving up and down, her mouth around your once-again hard penis, and the profound intimacy you both felt when you came into that mouth-the fluid of one body passing into another, the intermingling of one person with another, conjoined spirits. Then your sister fell back onto the bed, opened her legs, and told you touch her. Not there, she said, here, and she took your hand and guided you to the place where she wanted you to be, the place where you had never been, and you, who had known nothing before that night, slowly began your education as a human being.” (s.117-120)

Aradan altı yıl geçtikten sonra Adam ve Gwyn, yaşadıkları bu deneyim üzerine konuşurlar. Bu olay nedeniyle kendini suçlu hissettiğini söyleyen Gwyn’e Adam, birbirlerini zorlamadıklarını, kimseye zarar vermediklerini, dolayısıyla yaptıklarının yanlış olmadığını ve tek pişmanlığının neden daha sonra aynı şeyi tekrarlamadıkları olduğunu anlatır.

“You can’t feel guilty unless you think you’ve done something wrong. What we did that night wasn’t wrong. We didn’t hurt anyone, did we? We didn’n force each other to do anything we didn’t want to do. We didn’t even go all the way. What we did was a little youthful experimenting, that’s all. And I’m glad we did it. To be honest, my only regret is that we didn’t do it again.
Gwyn: Ah. So you were thinking the same thing I was.
Adam: Why didn’t you tell me?
Gwyn: I was too scared, I guess. Too scared that if we kept on doing it, we might find ourselves in real trouble.” S.125

Aslında Gwyn de Adam gibi tekrar etmeyi istemiş/düşünmüş fakat bunun sorun çıkarabileceğinden korktuğu için Adam’a böyle bir şey söylememiştir. Zaten ona göre seks, kiminle yapıldığı önemli olmayan, kendi başına güzel bir şeydir.

“Gwyn: “Sex is sex, Adam, and all sex is good, as long as both people want it. Bodies like to be touched and kissed, and if you close your eyes, it hardly matters who’s touching and kissing you.”s.131

Adam, bu konuşmadan aldığı cesaretle yine/yeni bir seks gecesi planlar. Bu sefer, alkol etkisini gösterene kadar sabırla bekleyecek ve ilk hareketi yapan asla kendisi olmayacaktır.

“Sipping your scotches and staring ahead at the Wall in front of you, you both know what is going to happen tonight, you feel it as a certainty in your blood, but you also know that you have to be patient and give the alcohol time to do its work.” S.142

Bu deneyim, grand experiment deneyiminden farklı olarak cinsel birleşmeyi dışlamayacak, böylece ensest yasağı da çiğnenecektir. Fakat bu Adam’ın umurunda değildir çünkü o, Gwyn’e aşıktır.

“You and your sister are no longer the floundering, ignorant puppies you were on the night of the grand experiment, and what you are proposing now is a monumental transgression, a dark and iniquitous thing according to the laws of man and God. But you don’t care. (…) You love your sister.” S.144

Adam ve Gwyn, o gece ve sonraki otuz dört gece, hamilelik riskini bertaraf edecek biçimde korunarak birlikte olurlar. Bu birliktelikler romanda, grand experiment deneyimi gibi ayrıntılı olarak ve erotik biçimde anlatılmaz.   

“She asks: Are you afraid? You tell her no, you’re not afraid, you’re extremely happy. Me too, she says, and then she kisses you on the cheek (…) There are no rules anymore. The grand experiment was a one-time-only event, but now that you are both past twenty, the strictures of your adolescent frolie no longer hold, and you go on having sex with each other every day fort he next thirty-four days, right up to the day you leave for Paris. Your sister is on the pill, there are spermicidal creams and jellies in her bureau drawer, condoms are available to you, and you both know that you are protected, that the unmentionable will never come to pass, and therefore you can do anything and everything to each other without fear of destroying your lives.” S.146

Ortaçağ’da, İngiltere’de, ana-babalar ile çocukları arasındaki cinsel ilişkiyi tasvir eden hikayeler; 16-17.yy.daysa kardeş ensesti temasının işlendiği tiyatro oyunları yaygındır. Bu oyunlarda ensest cinsel arzunun kaynağı, kız kardeşlerini ayartarak kendi tutkularının peşinden sürükleyen erkek kardeşlerdir (Olson, 2016). Görünmeyen’de Adam Walker, ilk hareketi karşı taraftan bekleyerek “ayartan” rolünden sıyrılmaya çalışsa da, her iki cinsel ilişki deneyimini de planlaması ve ortamı hazırlaması nedeniyle arzunun kaynağı ve sürükleyicisi nitelemesini hak eder.

Genellikle romanlarda hemen hemen bütün ensest ilişkiler, kardeşlerin başına gelmese de, ölüm veya delirme gibi kötü bir sonla neticelenir (Kokkola ve Valovirta, 2016). Görünmeyen’de kardeş ensesti böyle kötü bir sonla bitmez. Fakat Adam Walker’ın anılarında yazılı olan her iki ensest ilişki deneyimi de, sonradan Gwyn tarafından reddedilir. Gwyn’e göre aslında böyle bir şey hiç yaşanmamıştır.

“Gwyn: But I never slept with him. There was no grand experiment when we were kids. There was no incestious affair in the summer of 1967. Yes, we lived together in that apartment for two months, but we had seperate bedrooms, and there was never any sex. What Adam wrote was pure make-believe. S.255

Görünen

16-17.yy.da kardeş ensesti temasının işlendiği tiyatro oyunlarında ensest, bir ahlaki yozlaşma/çürüme olarak sunulmaz ve bu durum, ailenin/ailedeki erkeklerin kadın üzerindeki hakimiyetinin bir tezahürü olarak da yorumlanır (Olson, 2016). Genel olarak klinik söylemde ensest; istismar, olumsuz sonuçlar ve şiddet davranışlarıyla tanımlanırken, romanlar, arzu ve suçluluk arasındaki gerilime oynar ve okurları, karakterlerin arzularıyla empati kurmaya ve tiksinti refleksini, normalde karşı çıkacaklarını düşündükleri davranışları göz ardı etmeye sevk eder. Böylece, tabu olduğu için “garip/acayip/sıradışı” olan kardeş ensesti; romanların “romantik çerçevesinde”, “sıradan/normal” bir şey haline gelir (Kokkola ve Valovirta, 2016).

Görünmeyen’deki kardeş ensesti teması, ilk etapta, birlikte büyüyen ergin kardeşler arasında geçen ve cinsel birleşmeye varmayan bir ilişki olması, aile içi bir kriz sonrası ortaya çıkması ve romantik bir aşk hikayesi olarak kurgulanması bakımından, aynı temanın işlendiği romanların genel özellikleriyle örtüşür. Ayrıldığı nokta, kötü sonla bitmemesi ve bunun da sıkça göndermede bulunulan “rıza” kavramıyla ilgili olmasıdır. Paul Auster de, romanın yayımlanmasından kısa bir süre sonra yapılan bir röportajda "eğer ensest türleri arasında bir hiyerarşi yapılırsa, kardeşler arasındaki cinsel ilişkinin, ensestin en az kötücül/art niyetli biçimi" olduğunu söyler. Gerçekten de romandaki ensest aşk ilişkisi, ensestin mümkün olan en az zararlı biçimi olarak inşa edilir, zira arzu, rızaya dayalı ve karşılıklıdır. Ayrıca karakterler olası kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmakta, örneğin hamilelik ihtimalini ortadan kaldırmak için korunmaktadırlar (Widén, 2011). Romandaki bu “rıza” vurgusu, liberal fikirli akademisyenler arasında gelişen, rızaya dayalı yetişkin ensesti hakkındaki mevcut yasakların tekrar düşünülmesinin zamanı geldiği  konusundaki fikir birliğiyle ilişki kurularak okunabilir. Liberal araştırmacılar “rıza”yı, bir davranışın “suç” olarak kabul edilip edilmemesi bakımından temel unsur olarak değerlendirmektedirler (Green, 2017).

Diğer bir husus da, Görünmeyen’de ergin kardeşler arasında geçen cinsel ilişkinin ayrıntılı ve erotizme varan bir üslupla anlatılmasıdır.  Eylem, Adam tarafından "ahlaka aykırı bir şey" olarak nitelense de, bunun, ensestin, Adam Walker’ın anlatısında da ortaya çıkan, abjection ve jouissance iç içeliğini ortadan kaldırmadığı savunulmaktadır (Widén, 2011). Aslında romanda böyle bir iç içelikten ziyade, yalnızca jouissance varlığından/hakimiyetinden de söz edilebilir. Zira ilişki, romantik bir aşk hikayesi çerçevesinden ziyade, iğrenme/rezilce bulmaya yer vermeyen, sadece cinsel arzu/haz eksenli ve erotizme varan bir temsille okuyucuya sunulmaktadır. Bu sunumu meşrulaştırmaya yönelik olarak da, “aşk ve “rıza” kavramlarına yaslanılmaktadır.

PDF


Kaynakça

Paul Auster, Invisible, Faber and Faber Limited, London, 2009

Carl Widén, A Monumental Transgression: Incest, Abjection and the Unrepresentable in Paul Auster’s Invisible, 2011

Gregory C. Leavitt, Tylor vs. Westermarck: Explaining the Incest Taboo, Sociology Mind, Vol.3, No.1, 2013

Lydia Kokkola ve Elina Valovirta, The Disgust that Fascinates: Sibling Incest as a Bad Romance, Sexuality & Culture, 2016

Nefise Abalı, Halk Anlatılarında Ensest, Y.Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2011

Sarah Olson, “Woeful Woman’s Tragedy:” Sibling Incest, the Family, and Female Agency in Jacobean Drama, Undergraduate Journal of Humanistic Studies, Winter 2016, Vol. 2

Stuart P. Green, How to Criminalize Incest, 2017


Çarşamba, Eylül 13, 2017

Georg Jellinek ve Asimilasyon




Cemal Bali Akal, pozitivist Georg Jellinek’in (1851-1911)  hukuk yaklaşımının nasıl farklı bir pozitivizme tekabül ettiğini, bizatihi onun kuramına başvurarak gösterdikten sonra, biyografisiyle de bağlantılandırır. Kısa da olsa biyografiye yapılan bu atıf, okuyucunun merakını uyandıracak bir potansiyel de taşımaktadır. Her şeyden önce Jellinek,  “hukukun devletle kavranacağına inanan ve tarihi her karşılaştırmalı yaklaşıma karşı çıkan” bir pozitivist olsa da, “hukukla kendini sınırlayan devlet anlayışı ve insan haklarını savunması” nedeniyle “ideolojik pozitivizm” etiketine sığmaz. Ayrıca Jellinek, Akal’a göre, kuramının ötesinde, hayatıyla da “çizgi dışına çıkan” bir kuramcıdır. Zira kendisine, kazandığı itibara rağmen antisemit saldırılar yüzünden konumuna yakışır bir kürsü profesörlüğü verilmemiştir. Bunun yanında, militan bir feministle evlidir, çocukları Nazi toplama kamplarına gönderilmiş ya da gestapo elinde ölmüştür (Akal, 2017).

Gerçekten de Jellinek’e, Akal’ın da belirttiği gibi, “Yahudi olması nedeniyle” kürsü profesörlüğü verilmemiş fakat o bunun üzerine Viyana’dan ayrılmış ve bu statüyü Heidelberg Üniversitesinde elde etmiştir. Ayrıca, 1910’da din değiştirip protestan olan ve 1911’de hayatını kaybeden Jellinek, her ne kadar yaşamında “ayrımcılığa” maruz kalmış olsa da, Nazi dönemine ve “soykırıma” tanık olmadığı gibi, çocuklarının akıbetini de görmemiştir (Paz, 2012).

1883’te evlenen Georg ve Camilla çiftinin 1884-1896 arasında altı çocukları olur, ikisi erken yaşlarda hayatını kaybeder. Jellinek’in Theresienstadt toplama kampına alınan çocukları Walter ve Dora sağ çıkmayı/hayatta kalmayı başarır ancak küçük oğlu Otto, 1943'te, Gestapo'nun elindeyken gördüğü muameleye bağlı olarak gelişen beyin iltihabının sonucu olarak hayatını kaybeder.[1]

Feminizm

Eş Camilla Jellinek’in (Wertheim, 1860-1940) “feministliği”yse, 1900'de, yakın arkadaşı Marianne Weber  (Max Weber’in eşi) tarafından kendisine yapılan, kadınlar için yasal koruma sağlanmasıyla ilgili çalışması ve kendileriyle işbirliği yapması yönündeki davet üzerine başlar. Bu çağrıyı büyük bir heyecanla kabul eden Camilla, bu yeni dönemi kendisi için bir "ikinci yaşam" olarak nitelendirir. O dönem, 19.yy Alman feminist hareketine, 1894’te kurulan ve burjuva kadın örgütleri bakımından bir şemsiye işlevi gören BDF (Bund Deutsches Frauenvereine) önderlik etmektedir.[2] Bir dönem Marianne Weber’in de başkanlık yaptığı örgüt, esas olarak, kadınların ekonomik bağımsızlığı, eğitim reformu, çalışan kadınlar için barınma ve rekreasyon merkezleri ile kreş konularına odaklanır. Weber’e göre kadınların özgürlüğü ve özerkliği için hem kapitalizm hem de patriyarka engel teşkil etse de, öncelik kapitalizmden ziyade patriyarkaya verilmelidir. Çünkü kadınların üzerindeki erkek tahakkümü ve baskısından, kapitalist işyerinden daha çok patriyarka sorumludur ve bu konudaki reform ve mücadele daha acildir (Winkler, 2009; Ngwainmbi, 2012).

1906'da Alman Kadın Dernekleri Federasyonu (BDF) Hukuk Komisyonu'na seçilen Camilla, toplumsal ve hukuki sorunları olan kadınlara hukuki danışmanlık ve destek hizmeti sağlar. Hukuk Bölümü’ne yapılan başvuruların çoğu, alt sosyal sınıflardan, özellikle maddi ve manevi sıkıntı içindeki kadın garsonlardan gelir. O zamanlar, kadın garsonlara düzenli olarak ücret ödenmemekte, onlar da, yaşadıkları zorluklarla, kendilerini içkiye vererek başa çıkmaya çalışmaktadır. Bu sömürü biçimi onlarda; alkolizmi ve fahişeliği teşvik etmekte, kaldıkları evlerin sahipleri tarafından cinsel şiddete maruz kalmalarına yol açmaktadır. Camilla, bu kronik sorunu, kadın garsonların barınacağı bir yurt/yatakhane kurarak çözmeye çalışır. Kasım 1907'de açılan yurt, ona göre orada kalanların psikolojisini daha da bozmuş, bu gerekçeyle 1909'un başında yurdu kapatan Camilla bundan sonra kadınların garsonluk hizmetinin yasaklanmasını talep etmeye başlamıştır. Bunun yanında, Camilla’nın odaklandığı diğer bir konu da, kürtaj yasağının kaldırılmasıdır. Ayrıca Ceza Yasası reform tasarısı çalışmalarına da katkıda bulunan Camilla, eşinin 1911'de ölümünden sonra artarak devam eden görevlerini/faaliyetini, 1933'ten sonra, yayın faaliyetleri dışında sonlandırmak durumunda/zorunda kalır.[3]

Asimilasyon

Zygmunt Bauman, 19.yy. Avrupasındaki ulus-devlet inşa sürecinin/asimilasyon vasıtasıyla homojen ulus yaratma projesinin, 2.Dünya Savaşı ve Holokost (Holocaust) ile trajik ve kanlı biçimde sonlandığını yazar. “Dışarıdakileri” içeriye almanın, “yabancı”ları vatandaş yapmanın bir aracı kılınan, böyle bir vaat sunan asimilasyon, aslında kimlikler arasındaki farklılıkları törpülemekten çok keskinleştirmeye hizmet etmektedir. Azınlık mensubu, ne kadar gönüllü olarak ve içtenlikle asimile olsa da, “şüphe”den ve “sahtelik” ithamından kurtulamaz. Özellikle Avrupa’daki entelektüel Alman Yahudileri için de bu böyle olur. Entelektüel Alman Yahudileri, Alman düşünürlerinden (Kant, Goethe gibi) yola çıkarak Alman kimliğini, milli bir kimlik olmanın ötesine taşımak, diğer bir ifadeyle “evrenselleştirmek” suretiyle benimserler. Bauman’a göre, bu evrenselleştirme Jellinek gibi, rasyonalist hukuk okulunun temsilcilerinde/babalarında da görülmektedir (Bauman, 2008). Gerçekten de liberal düşünceye derinden bağlı Jellinek’in düşünce dünyasında, Kant ve Hegel kadar, Leibniz, Spinoza, Schopenhauer ve Goethe’nin etkili olduğu ifade edilmektedir (Lagi, 2016).

“Hukuku ulus-devletle sınırlayan tanımıyla” Jellinek’e göre, “hukukun ne olduğunu öğrenmek isteyen, geçmişin ve hatta günün başka toplumlarına değil, Batı devletlerine dikkatini vermelidir”. Jellinek, Roma Hukuku’nu bütünüyle gözden çıkarmasa da geçerli bir hukuk tanımında ona bile gönderme yapmaya gerek olmadığını hissettirir. Azınlık hakları başta olmak üzere insan haklarına önem veren ve kendini-sınırlayan (self-limitation) devlet anlayışına sahip olan Jellinek’in hukuk yaklaşımında biyografinin etkisi olduysa, öncelikle Bauman’a kulak verilmeli, dolayısıyla “asimilasyon” tezi dikkate alınmalıdır. Zira haham (rabbi) olan babasının farklı dinde olanlarla evlenme yasağı nedeniyle din değiştirmesinden sonra Jellinek de, ölmeden bir yıl önce protestan olur. Fakat aslında “protestan olamadığı/kabul edilmediği”, diğer bir ifadeyle Yahudi geçmişinden kurtulamadığı, çocuklarına uygulanan muameleyle ortaya çıkar/kanıtlanmış olur. Bütün bunları görmeyen/yaşamayan Jellinek’in düşünce dünyası, eğer daha uzun yaşasaydı, nasıl bir seyir izlerdi diye düşünülebilir, fakat bunu öngörme imkanı da bulunmamaktadır.

PDF

Kaynakça

Cemal Bali Akal, Hukuk Nedir?, Dost Kitabevi, 2017

Zygmunt Bauman, Jews and Other Europeans, Old and New, jpr/policy debate, June 2008

Sara Lagi, The Formation of a Liberal Thinker: Georg Jellinek and
his Early Writings (1872 – 1878), Res Publica. Revista de Historia de las Ideas Políticas, Vol. 19. Núm. 1 (2016): 59-76

Jilly M. Ngwainmbi, Feminism and Feminist Scholarship in Academe:
Women’s Struggle for Recognition continues in Sociology, Greener Journal of Social Sciences, Vol. 2 (2), pp. 050-065, May 2012.
                                                               
Celia Winkler, “Feminist Sociological Theory,” in Historical Developments and Theoretical Approaches in Sociology, [Ed. Charles Crothers], in Encyclopedia of Life Support Systems (EOLSS), Developed under the Auspices of the UNESCO, Eolss Publishers, Oxford ,UK, 2009

R. Y. Paz, A Gateway Between a Distant God and a Cruel World: The Contribution of Jewish German-Speaking Scholars to International Law (2012).


Çarşamba, Ağustos 30, 2017

Adorno ve Alman Öğrenci Hareketi






Frankfurt Okulu’nun önde gelen bir üyesi ve Eleştirel Teori’nin önemli bir ismi olan Adorno’nun, 1960'lı yıllardaki Alman öğrenci hareketi için önemli bir “ilham kaynağı” olduğu kabul edilir. Aynı zamanda,  Adorno ile öğrenci hareketi arasındaki ilişkinin giderek artan biçimde çatışmalı bir seyir izlediği ve bu çatışmanın esas olarak Eleştirel Teori’nin pratik sonuçları konusundaki anlayış farklılığından kaynaklandığı da belirtilir (Freyenhagen, 2014). Adorno, öğrenciler tarafından 1968’de “sessiz” kalarak kendilerine destek vermediği için eleştirilir ve bu tutumu “boyun eğme” olarak nitelendirilerek protesto edilir (Polat, 2016). Öğrenciler, özellikle Adorno’nun 1969’daki “polis çağırması” olayıyla birlikte “ihanete uğradıklarını” düşünürler (Heere, 2012). Bu yazının konusunu da oluşturan ve 31 Ocak 1969’da yaşanan söz konusu olayda, bir grup öğrencinin Enstitü’ye girmeye çalışmasını “işgal” girişimi olarak yorumlayan Adorno polis çağırır ve bunun sonucunda 76 öğrenci gözaltına alınır. Bu olay, hem Adorno’nun derslerini ertelemesine varacak gerilimli bir sürece hem de arkadaşı Marcuse’nin de müdahil olduğu “teori-pratik (praxis)” ve “ahlaki tutum” eksenli bir tartışmaya yol açar.

Polis

Daha 1964 başında Adorno, öğrenci aktivistleri tarafından, analizleri ve eylemleri arasında tutarsızlık bulunduğu yönünde eleştirilere uğramaya başlar. Bir grup sosyalist öğrenci Aralık 1968'de, Adorno'yu, "teoride eleştiren, uygulamada konformist" olarak suçlayan broşürler dağıtır (Freyenhagen, 2014). Adorno’ya “boğun eğme” suçlaması yöneltenlerden biri de onun doktora öğrencisi Hans-Jürgen Krahl’dır[1] (Selvihan Polat, 2016). Ona göre Adorno'nun Eleştirel Teorisi, tarihsel pratikten giderek uzaklaşırken, geleneksel tefekkür biçimlerine geri dönmüş ve Adorno'yu iktidar güçleriyle ortak yapmaya itmiştir (Freyenhagen, 2014).

31 Ocak 1969 günü Sozialistischer Deutscher Studentenbund (SDS) lideri Krahl ve bir grup öğrenci önce Sosyoloji bölümüne yönelir, kilitli olduğunu gördükten sonra Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’ne (Institute for Social Research) ilerler (Leslie, 1999). Amaçlarının grev eylemlerini koordine etmek mi yoksa işgal mi olduğu belli değildir zira öğrenciler gelecekteki eylemlerini/protesto faaliyetlerini tartışacakları/koordine edecekleri bir toplantı için Sosyoloji bölümününün odalarını kullanmak istediklerini ileri sürerler. Adorno ve Friedeburg tarafından ayrılmaları istenmesine rağmen Enstitü’yü terk etmezler (Freyenhagen, 2014). Bunun üzerine Adorno ve Friedeburg polis çağırır ve 76 öğrenci polis tarafından zorla binadan çıkarılarak göz altına alınır. O akşam serbest bırakılmayan tek eylemci olan Krahl’ın, polis kordonu arasında binadan çıkarken Adorno ve Friedeburg’a hitaben, “Scheißkritische Theoretiker (Shit-critical theorists/Pislik Eleştirel Kuramcılar)” diye bağırdığı duyulur (Leslie, 1999).

Bu olaydan sonra öğrenciler, polis çağırmak suretiyle kendilerine ihanet ettiğini düşündükleri Adorno’nun derslerini engellemeye/karıştırmaya başlarlar. 22 Nisan 1969'da üç kız öğrenci derste Adorna’ya çiçek atar, göğüslerini açarak onu öpmeye çalışır (Heere, 2012). Öğrenciler tarafından çeşitli şekillerde dersleri kesilen, kesintisiz konuşmanın imkansız olduğunu anlayan Adorno, 18 Haziran 1969'da, Diyalektik Düşünceye Giriş konferans dizisini iptal eder. Ertesi gün, Marcuse'ye gönderdiği bir mektup, onun aşırı depresyonda olduğunu ortaya koymaktadır (Leslie, 1999).

“Fiziksel şiddete maruz kalmadım, fakat dersimi gürültüye boğan çok fazla ses ses vardı. Açıkçası plan buydu.(…) Benimle alay etmelerini ve hippi tarzı giyinmiş üç kızın üzerime çullanmasını itici/sevimsiz buldum. Düşünün, bunu benim gibi, her zaman her türlü cinsel baskıya ve tabuya karşı olan birine yaptılar. Bu saçmalık aslında önceden planlanmıştı. (…) Bana göre bu eylemlerin benim derslerimin içeriğiyle ilgisi yoktu. Öğrenciler benimle tartışmaya bile teşebbüs etmedi. Aşırı kanat için daha önemli olan şey reklam. Unutulma korkusu çekiyorlar. Bu şekilde kendi tanıtımlarının kölesi olurlar. Yaklaşık bin kişinin katıldığı bir ders aslında aktif bir propaganda için muhteşem bir forumdu (Adorno, 1969).”

Polis çağırma olayı medyanın gündemine de girer ve öğrencilerin Adorno’ya yönelttiği “tutarsızlık” iddiasına cevap olacak nitelikte yayınlar yapılır. O güne kadar Adorno’nun Eleştirel Teori’nin neden doğrudan politik pratiğe yönelik olmadığı, politik pratiği yönlendirmediğine/rehberlik etmediğine ilişkin sayısız röportajı vardır ve radyo istasyonları onun bu türden konferanslarını verirler. Stern, üniversite rektörünü, bir sandalye ile kendini öğrencilere karşı savunurken gösteren bir fotoğraf yayımlar. Fotoğrafta rektör Adorno'dan bir alıntı yaparak şöyle der: “Ben yalnızca teorik bir model önerdim. Nerden bilebilirdim insanların molotof kokteylleriyle bunu gerçekleştirmek isteyeceklerini.” (Leslie, 1999).

Enstitü'nün işgali ve Üniversiteye girme yasağının ihlal edilmesi suçlamasıyla yargılanan Krahl'ın duruşmasında Adorno ve Friedeburg, seyirci ve Krahl destekçileriyle dolup taşan salonda tanık sıfatıyla bulunurlar. Günün olaylarını ilk yorumlayan Krahl, yaptıklarının/niyetlerinin bir işgal olmadığında ısrar eder. Aksine, Sosyoloji öğrencilerinin hakları olduğu üzere Enstitü odasını kullanarak meşru bir toplantı düzenlemek istemişlerdir. Adorno ifadesinde, olayları tanımlamak/nitelendirmek ve değer yargılarında bulunmaktan kaçınmaya çalışır ve Enstitü’ye zarar verilmesini önlemek için polis çağırdığı savunmasını yapar. Çıkacağı tatilin hazırlıklarını yapmak zorunda olduğu için daha fazla konuşamayacağını/kanıt sunamayacağını söylediğinde, salonda öfkeli homurdanmalar duyulur. Adorno ayrılır ve alkışlarla desteklenen Krahl, suçlayıcı konuşmalarına devam eder. Birkaç gün sonra Savcı, Adorno'yu, kontrol edemediği -elebaşı Krahl olan- ruhları uyandıran/büyüleyen bir büyücü çırağı olmakla itham eder. Neticede Krahl, üniversiteye girme yasağının ihlali nedeniyle üç ay hapis cezası alır ve ceza ertelenir; Enstitü’nün huzurunu bozduğu için de para cezasına çarptırılır (Leslie, 1999).

Bu olay, Adorno'nun fikirlerine ilham almak ve kendilerini/eylemlerini meşrulaştırmak için bakan öğrencilerin yanısıra, Marcuse'yi de öfkelendirmiştir (Heere, 2012). Öyle ki, Marcuse ve Adorno’nun sonraki sekiz ayda birbirlerine yazdıkları mektupların ana konusu söz konusu olay olur (Leslie, 1999). Bu yazışmalarda Marcuse ve Adorno, yükselen öğrenci muhalefetiyle/hareketiyle ilgili teorik ve pratik düzeylerdeki çelişkili tutumlarını tartışırlar. Mektuplarından birinde Marcuse şöyle der: "Polis ve sol-kanat öğrenciler arasında bir tercih yapmam gerekirse, öğrencilerimle birlikte olurum - önemli bir istisna dışında, yani hayatım tehdit ediliyorsa veya şahsım ya da arkadaşlarım şiddet tehdidi altındaysa ve bu tehdit ciddi bir tehditse. Bu tür bir şiddet tehdidi olmaksızın odaların (evime ait olmayan) işgal edilmesi, polisi aramam için bir sebep olamaz ... " Marcuse’ye göre öğrenciler Adorno'yu tehdit etmemiştir, dolayısıyla Adorno’nun, öğrencilerin faaliyetlerini koordine etmek için Enstitünün binasını kullanmalarına izin vermesi ve polis çağırmaması gerekirdi. Marcuse, Adorno'ya "teorinin pratikle daha da ileri götürüldüğünü" hatırlatırken, Adorno "Enstitü'nün menfaatlerine” dikkat çeker ve şöyle der: “Enstitü bağımsız bir kurumdur ve üniversitenin koruması altında değildir. Burada olan biten her şeyin sorumluluğu bana aittir." Bu tutumuyla Adorno, bir yoruma göre, öğrencilerden ziyade, Enstitüsü'ye “sadakat”e öncelik verdiğini gösterir (Heere, 2012).

Marcuse

Öğrenci hareketine sempatiyle bakan Marcuse’nin, sistematik devlet şiddetini ortadan kaldırmaya dönük “devrimci şiddeti” kabul ettiği öne sürülmektedir. Fakat aynı zamanda o, öğrencileri, eylemlerinin hareket için zararlı olduğunu düşündüğünde veya "aptalca" davrandıklarını hissettiğinde eleştirmekten de çekinmez (Heere, 2012). Aslında Marcuse için öğrenciler, devrimci denklemin hayati bir parçası olsalar da bir devrimi gerçekleştirebilecek özne değildirler. Bu nedenle onlar, devrimci öznenin yeniden doğuşunu kolaylaştırabilmek gibi ancak yardımcı bir rol oynayabilirler. Böylelikle Marcuse, öğrencileri radikal, devrimci eylemden uzak tutar/korur. Buna karşın, Marcuse'nin, hem öğrencileri hem de eski meslektaşları tarafından olumsuz bir şekilde algılandığı görülür. Adorno ve Horkheimer'a göre Marcuse’nin diyalektiği, pratiğe yönelik hevesi ve pratikle olan ilişkisi nedeniyle yeterince “negatif” değildir. Özellikle şiddet konusundaki tutumuyla, Frankfurt Okulu'nun ve dolayısıyla kendilerinin de suçlanmalarına yol açabilir ve böylece Okul’un mirasını ve geleceğini tehlikeye atmaktadır. Marcuse, hem yazdıklarında hem de derslerinde, teorisinin uygulamaya doğrudan çevrilebilir olmadığını belirtse de, tehlike Horkheimer ve Adorno'nun gözünde ortadan kalkmaz. Öte yandan, öğrencilere göre Marcuse, onlara somut bir çözüm, "olumlu bir ütopya" sunmamış ve onların devrimci özne pozisyonununu reddetmiştir. Adorno’yu “boyun eğmekle” itham eden Krahl, Marcuse’yi de öğrencilerin olası devrimci rolünü “zayıflatmakla” eleştirir. Marcuse'nin diyalektiği Horkheimer ve Adorno için yeterince negatif değilken, öğrenciler için de aksine pozitif değildir. Frankfurt Okulu meslektaşlarına göre Marcuse çok ileri gitmiş, öğrencilere göreyse yeterince ilerlememiştir (Fulk, 1988). Sonuç olarak, polis çağırdığı için Adorno’yu eleştiren Marcuse de, öğrenciler tarafından, kendilerine destek olma ve onlara rehberlik etme bakımından yeterince istekli/atak bulunmamaktadır/görülmemektedir. Diğer bir husus da Adorno ve Horkheimer’ın “suçlanma endişesi”dir, ki belki de Adorno’yu polis çağırmaya iten asıl neden de bu endişedir.

Adorno

1968 yılı  Nisan-Aralık ayları arası Almanya’ya; suikast, bombalama ve üniversite kampüslerindeki sayısız protesto ve boykot gibi bir dizi olay ile, oldukça kaotik bir ortam hakim olur (Heere, 2012). Nisan 1968’de, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun çekirdeğini oluşturan eylemciler, Vietnam'daki savaşı protesto etmek ve Alman halkının bu savaş karşısındaki tutumunu kınamak için Frankfurt'ta iki dükkanı kundaklarlar (Freyenhagen, 2014). İşte Adorno’nun öğrenci hareketini desteklemeyişinin arkasında da; protestoların 1960'ların sonlarına doğru bu şekilde zora/şiddete kaymasının/başvurmasının, öğrencilerin pratiği “irrasyonel” hale getirmiş olmasının yattığı söylenmektedir (Heere, 2012; Polat, 2016) Zira Adorno güç kullanmayı/şiddeti, protesto için gerekli bir bileşen olarak kabul etmez (Heere, 2012). Adorno’nun tahayyül ettiği tek anlamlı dönüştürücü pratik, ancak şiddet içermeyen bir pratik olabilir: “Şiddetle savaşmak için şiddet kullanmanın sonsuz döngüsüne katılmayı reddetmezsem, bütün hayatımı, -Hitler dönemi deneyimim ve Stalinizme dair gözlemlerim-, inkar etmiş olurum. Tahayyül ettiğim tek anlamlı dönüştürücü pratik, şiddet içermeyen bir pratik olabilir.” (Adorno, 1969). Dolayısıyla Adorno'nun teorisi ve uygulaması arasında bir çelişki yoktur ve polis çağırma olayı ciddi olarak yanlış değerlendirilmektedir. Çünkü bu olay Adorno’nun politik şiddeti faşizm koşullarıyla sınırlı olarak kabul etmesiyle, sadece faşist bir rejime karşı şiddet yoluyla direnme olanaklarını meşru görmesiyle ilişkilidir (Freyenhagen, 2014).

Demokratik toplumlarda politik şiddeti reddeden Adorno’nun temel kaygılarından biri, şiddetin daha fazla şiddeti doğurma eğiliminde olması ve bunun giderek artan/genişleyen bir şiddet döngüsüne yol açmasıdır. Bu nedenle şiddet içeren protesto, demokrasilerde işleri aksine daha da kötüleştirebilir, daha fazla baskıya yol açabilir. Fakat örneğin Yunan Askeri Cuntası gibi bir rejim zaten ahlaki açıdan kınanması gereken bir acımasızlık/zalimlik içindedir, dolayısıyla artık şiddet döngüsü tehlikesi karar vermede belirleyici olmaktan çıkar. Ancak Adorno yine de, somut pratik söz konusu olduğunda -Yunanistan örneğinde-, açıkça bir öneride bulunmaktan, bir eylem düsturu vaz etmekten kaçınır. Bu tutum onun bir yandan pratiğe “doğrudan” müdahil olmak/müdahale etmek istememesinden diğer yandan baskıya/şiddete karşı savaşanların uyguladığı şiddete de mesafeli durmasından kaynaklanır. Örneğin Adorno, Güney Vietnam ve ABD kuvvetlerinin şiddet ve baskıları gibi, Vietkong’un uyguladığı şiddetin de (özellikle de işkence kullanımı) kınanması gerektiğini düşünür zira kullanılan araçlar ikisini ahlaki açıdan eşitlemektedir (Freyenhagen, 2014).

“Gerçek bir faşizme yalnızca şiddetle tepki verilebilir. Bu noktada sert/katı biriyim. Ancak, totaliter devletlerde milyonlarca insanın öldürülmesinden sonra, bugün hala şiddeti telkin edenlerin peşinden gitmeyi reddediyorum. Karar verici eşik budur. (…) Benim Yunanistan'daki her türlü eylemi onaylayacağımı söylememe gerek yok. Oradaki durum tamamen farklıdır. Fakat kendisi emniyetli bir yerde yaşayan birinin başkalarına devrim başlatmaları konusunda tavsiyelerde bulunması çok saçma bir şeydir, böyle biri kendinden utanmalıdır.” (Adorno, 1969).

Sonuç olarak 1960'ların Batı Almanya'sında, faşizm istisnasına benzer olağanüstü bir durum söz konusu olmamasına rağmen protestoların şiddete başvurması, Adorno ile öğrenci hareketi arasındaki ayrılığın/çatışmanın temel nedeni olarak gösterilmektedir. Bunun yanında Adorno, “şiddet döngüsü” itirazının ötesinde, Batı demokrasilerinde gerilla taktiklerinin aptalca olduğunu da düşünür ve 1969'da "Bolivya çalılığında bile kendini kanıtlamayan modeller ihraç edilemez" der (Freyenhagen, 2014). Fakat Adorno oturma eylemlerinin bazı bağlamlarda meşru bir protesto biçimi olabileceğini kabul etmesine rağmen, yalnızca molotof kokteylleri değil oturma ve işgal eylemlerine girişenlere de muhalefet eder (Freyenhagen, 2014). Adorno’nun şiddet içermeyen eylemlere muhalefetinde, bir ölçüde, Adorno’daki bireysel eylemlerin başarısız olacağına dair inanç etkili olur: “Aktivizmin aslında umutsuzluğa/çaresizliğe bir geri dönüş, onun izinden gitme olduğuna inanıyorum, çünkü insanlar toplumu değiştirmek için gerçekte ne kadar küçük bir güçleri olduğunu hissediyorlar/anlıyorlar. Aynı şekilde, bu bireysel eylemlerin de başarısız olacağına inanıyorum; Fransa'daki Mayıs isyanı sırasında da bu durum ortaya çıktı.” (Adorno, 1969).

Öte yandan Adorno, bireysel eylemin tamamen etkisiz olduğunu da düşünmemekte, “şeffaf” oldukları sürece hiçbir şekilde pratik sonuçlara kapalı olmadığını da ifade etmektedir. Adorno’nun pratiğe müdahil olması için birincisi kendisine “şeffaf” davranılmalı ikincisi kendisi “nesne”ye indirgenmemelidir: “İlk defa 1967'de Berlin'de bana karşı düzenlenen olaydan beri, bazı öğrenci grupları, benden pratik eylemler talep ederek, beni dayanışma içine zorlamaya çalıştılar. Reddettim. (…) Bugün öğrencilerle olan ilişkilerimi daha da zorlaştıran şey, taktiklerin önceliklendirilmesidir. Kendimin ve arkadaşlarımızın, tam olarak hesaplanmış planlarda yalnızca nesnelere indirgendiğimizi hissediyorum (Adorno, 1969).” Öğrenciler şeffaf davrandıkları için, Olağanüstü Hal düzenlemelerine karşı yapılan gösterilere katıldığını ve ceza hukuku reformu alanında elinden gelen şeyleri yaptığını belirten Adorno, “Ancak böyle bir şey yapmakla, üniversite enstitülerine taş fırlatma çılgınlığına katılmak arasında belirleyici bir fark” olduğunu da ekler (Adorno, 1969). Dolayısıyla Adorno’yu, ilerici amaçlar için yapılmış olsa bile herhangi bir yasanın ihlal edilmesi, suç işlenmesi oldukça endişelendirmektedir (Freyenhagen, 2014). Bu da, yukarıda belirtilen olasılığı, Adorno’nun “suçlanma endişesi” sonucu polis çağırdığı varsayımını güçlendirir.

Pratik

Adorno, yazılarının/düşüncelerinin öğrenciler ve öğrenci hareketi üzerinde bir tesiri olduğunu kabul etse de, doğrudan ne bir eylem ne de eylem modeli önermediğini ısrarla vurgular. Dolayısıyla öğrencileri aldatıcı/hayal kırıklığına uğratıcı/yarı yolda bırakıcı bir şey yapmamıştır. En fazla, yazdıklarının, genel bilinçte bıraktığı izler üzerinden dolaylı olarak pratiğe yansıması söz konusu olabilir: “Yazılarımda, herhangi bir eylem veya belirli bir kampanya için hiçbir zaman bir model teklif etmedim. Ben, teorisyenim ve fikirlerim sadece şimdi değil her zaman pratikle (praxis) ancak dolaylı bir ilişki içinde oldu. Düşüncem, belki de motiflerinin bazılarının bilinçte yer etmesiyle pratik sonuçlar doğurmuş olabilir, fakat ben asla doğrudan doğruya pratik eylemleri amaçlayan/kasteden herhangi şey söylemedim. (Yazdıklarımın öğrenci hareketini etkilediğini) inkar etmek istemiyorum. Bununla birlikte, bu bağlantıyı tamamen değerlendirmem benim için zor. Eğer bir kişi, benim kadar yoğun biçimde yirmi yıldır ders verip yayın yaparsa, “genel bilinç”e girer/dahil olur (Adorno, 1969).”

Bir teorisyen olarak Adorno, yazılarında çelişkileri çözmeye çalışmaz, çünkü ona göre göre filozofun rolü, bu çelişkileri dile getirmek ve aydınlatmaktır (Snir, 2010). Adorno için önemli olan, tamamen özgül bir yapıya sahip olan bireyin/tikelin, tümelin baskısına ve egemenliğine karşı savunulmasıdır. Adorno’nun çelişkileri çözerek ilerlemek yerine “sürekli olumsuzlama”yı temel alan “negatif diyalektik” görüşü tikeli tümele feda etmez; onun için asıl olan şey tikeldir, somut bireydir (Becermen, 2010). Bunun bir yansıması olarak “olması gereken”, Adorno’ya göre, zaten ancak negatif olarak belirlenebilir. “Olması gereken”e dair her pozitif belirlemeyse özdeşliği ve tahakkümü yeniden doğurur. Bu yüzden “ne yapılması gerektiği”ni değil, “ne yapılmaması gerektiği”ni söyleyen bir etiğe ihtiyaç vardır. Adorno bunu yeni bir kategorik imperatif olarak adlandırır: “Düşüncelerin ve eylemlerini öyle düzenle ki Auschwitz bir daha asla tekrar etmesin” (Esgün, 2017).

"Ne yapmalı?" sorusuna cevap olarak genellikle "bilmiyorum" cevabını veriyorum. Sadece amansızca “ne olduğunu” analiz edebilirim. Bu süreçte, şu şekilde suçlanıyorum: "Eleştiriyorsan, nasıl daha iyi yapacağını söylemelisin." Ancak bunu bir burjuva önyargı olarak görüyorum. Tarihsel olarak, tamamen teorik niyetli olan bu çalışmaların bilinci ve toplumsal gerçeği değiştirdiği sayısız örnek var (Adorno, 1969)”

Adorno, teori ile pratik arasındaki ilişki bakımından teoriyi önceleyen bir tavır alır ve teoriyi pratiğin yönlendirmemesi gerektiğini savunur. Felsefe, aktivizmin bir enstrümanı olmamalıdır (Fischer, 2005).  Bu kapsamda 1960’lardaki öğrenci hareketine yönelttiği temel bir eleştiri, “ne yapmalı?” sorusunun ‘teoriye yönelik bir düşmanlık” olarak okunması konusundadır (Zuidervaart, 2007): ”Bir teorinin başlangıçtan itibaren pratike bağımlı olmasından çok, kendi nesnelliğinin gücünden dolayı pratik sonuçlar doğurabilme kabiliyeti olduğuna inanıyorum. Felsefe, anında önlemler veya değişiklikler önermez. Fakat teori, bilinçte bıraktığı izlerle değişimi tam olarak etkiler. Düşünmek ve yazmak da bir direniş biçimidir ve teori, aynı zamanda gerçek bir pratik biçimidir de. Bugün teori ile pratik arasındaki talihsiz ilişki tam da teorinin pratik tarafından bir ön sansüre tabi tutulması gerçeğine dayanmaktadır (Adorno, 1969).”

Sonuç olarak Adorno, “ne yapmalı”dan ziyade yapılmaması gerekene odaklanan ve bu kapsamda şiddeti politik bir enstrüman olarak kullanmayı dışlayan bir teorisyen olarak kabul edilebilir. Ne yapmalıyı, dolayısıyla pratiği önceleyen ve şiddete başvuran öğrenci hareketiyle anlaşmazlığa düşer. Her ne kadar yazdıklarıyla/fikirleriyle öğrencileri ve öğrenci muhalefetini etkilemiş olabileceğini kabul etse de, pratikle ilişkisinin doğrudan olmadığını savunur. Teorisinin öğrenciler üzerindeki etkisinin, başka bir deyişle dolaylı pratik sonuçlarının ne olduğu hakkında bir şey söyleyebilmek için detaylı/kapsamlı bir inceleme gerekir fakat öğrencileri açıkça şiddete yönelttiğini/yönlendirdiğini savunmak zor görünmektedir. Yine de bütün bunlar, Adorno’nun polis çağırmasını hem açıklamaya hem de haklılaştırmaya yetmez. Zira şiddete başvurmayan bir eylemde (Enstitü’ye girme veya işgal) öğrencilere destek vermemenin tek alternatifi polise başvurmak değildir. Pekala Adorno polis çağırmadan, polis ve öğrenciler arasında bir tercih yapmadan da bu olayı atlatabilirdi. Keza Adorno’nun tutunmaya çalıştığı Enstitü’ye zarar verilmesini önlemeye çalışmak argümanı da, açık ve somut bir tehdit olmadığı göz önüne alındığında, yeterli/inandırıcı görünmemektedir. Öyleyse polis çağırmanın arkasında, öğrencilerden kaynaklanmayan farklı bir tehdit bulunuyor olması daha muhtemeldir. Adorno; fikirleriyle öğrencilere ve öğrenci hareketine “ilham“ verdiğinin genellikle dillendirilmesi/kabul edilmesi karşısında, polis çağırmadığı takdirde “ilham oldu” iddiasını “destek veriyor” boyutuna ulaşacağı korkusuyla hareket ederek kendini korumaya çalışmış, suçlanmaktan kaçınmaya çalışmış olabilir. Aksi durumda Adorno, öğrenci hareketini onaylamama/destek vermemenin ötesine geçer, öğrencilere karşı düşmanlık ve cezalandırma saikiyle hareket eden biri konumuna düşer. Daha gerçekçi görünen ilk olasılık söz konusu olduğunda, tehdidin gerçek düzeyinden ziyade algılanan/hissedilen boyutu önemlidir ve suçlanma endişesinin Adorno’yu bu derecede etkilemesi, bizatihi onun yaşam öyküsüyle ilişkili kurularak anlaşılabilir.

Adorno için entelektüeller, son burjuva yurttaşlardır fakat aynı zamanda onların (burjuvazinin) düşmanlarıdır (Müller-Doohm, 2005). Fakat burjuvazi de; düşmanını-dostunu tanıyor, düşmanını azaltıp dostunu çoğaltmaya çalışıyor ve düşmanlık yapmaya yeltenilmesini, “suç-suçlama” yoluyla engellemeye çabalıyor olabilir.



Kaynakça

Adorno, A Conversation with Theodor W. Adorno (Spiegel, 1969) 

Kirkland Alexander Fulk, Between a Rock and a Hard Place:
Herbert Marcuse, the Frankfurt School and the West German Student Movement, 2008

Karsten Fischer, In the Beginning was the Murder: DESTRUCTION OF NATURE AND INTERHUMAN VIOLENCE IN ADORNO’S CRITIQUE OF CULTURE, JCRT 6.2 (Spring 2005)

Stefan Müller-Doohm, Thinking from No-Man’s-Land. The Life and Work of Theodor W. Adorno, Translated by Stefan Bird-Pollan, Studies in Social and Political Thought, 11, 2005

Lambert Zuidervaart, Chapter 6:Ethical Turns in Social Philosophy after Adorno (Cambridge: Cambridge University Press, 2007),155–81

Fabian Freyenhagen, Adorno’s Politics: Theory and Praxis in Germany’s 1960s, Philosophy & Social Criticism 40.9 (November 2014)

Esther Leslie, Introduction to Adorno/Marcuse Correspondence on the German Student Movement, New Left Review, Ocak-Şubat 1999, https://newleftreview.org/I/233/esther-leslie-introduction-to-adorno-marcuse-correspondence

Lynn Marie Heere, From Spassguerilla to Stadtguerilla: The Theory and Praxis of the West German Student Movement, 2012

Itay Snir, The ‘‘new categorical imperative’’ and Adorno’s aporetic moral philosophy, Continental Philosophy Review, August 2010

Metin Becermen, Adorno’nun Hegel ve Marx’ın Diyalektik Görüşünü Eleştirisi Üzerine Bir İnceleme, Kaygı, 2010/15

Toros Güneş Esgün, ADORNO’DA YAŞAM VE “DOĞRU” YAŞAM, ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, Ocak/January 2017, 10(1), 95-113

Selvihan Polat, ADORNO’NUN NEGATİF AHLAK FELSEFESİ, Y.Lisans Tezi, 2016





[1] Krahl‟ın bu iddiası için bkz.: Hans J. Krahl, Adorno‟nun Siyasi Çelişkisi, (Çev.: Müge Gürsoy Sökmen), Defter Dergisi, Metis Yayınları, İstanbul 1999, 132.