Salı, Haziran 20, 2017

“Yaşam Hakkı”na Saldıranın “Yaşam Hakkı”: Ölüm Cezası


“Öt sen, öt, kardeş sesin
Sulara rüzgârlara karışsın
Zalim ürksün sağır işitsin

Öldürmeyeceksin!”           
                 Necati Cumalı

Her şeyden önce, ölüm cezası hakkında “istikrarlı” bir tutum alabilmek için, en uç örnekteki suçlar ve failler hesaba katılmalı; vahşice işlenen bir cinayet, bombayla onlarca/yüzlerce insanın canına kıyılması ve en nefret ve tiksinti uyandıran suç tipleri ve sanıkları hatırda tutulmalıdır. Zira idam tartışmasını gündeme taşıyan/alevlendiren genellikle bu tür öfke uyandıran bir güncel olay/suç olmaktadır. Örneğin Türkiye’de idam, Özgecan Aslan cinayeti ve “darbe girişimi” sonrası yeniden gündeme gelmiştir/getirilmiştir. Diğer bir husus da, ölüm cezasına karşı olmanın, bu en uç suç tiplerinin sanıkları hakkında “cezasızlık” savunusu anlamına gelmediğinin sürekli akılda tutulması gerektiğidir. Çünkü bu tür suçlarda fail, ölüm cezasına yer verilmeyen bir cezalandırma sistemi söz konusuysa, müebbet ve/veya ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılabilmektedir. Dolayısıyla tartışma, yalnızca, failin “yaşamına son verilip verilmemesi” meselesi üzerinedir.  Ve her meselenin olduğu gibi ölüm cezası konusunun da çeşitli boyutları/yönleri bulunmaktadır. Bununla birlikte, tartışmanın, esas olarak, “toplumu savunmak” ve “bireyin yaşam hakkı” olmak üzere iki ana eksende yürüdüğü söylenebilir.

Yaşam Hakkı

Almanya’da, 17.yüzyılda, tek bir ceza yargıcının ölüme mahkûm ettiği kimselerin sayısı 20.000’i geçmekte; 18. yüzyılda Bavyeranın bir tek bölgesinde 1748 ile 1776 arasında infaz edilen ölüm cezalarının sayısı 1.100’ü bulmaktadır. Böyle bir tarihsel durumda/ortamda Beccaria, ölüm cezasının ilgası fikrini, "Suçlar ve Cezalar" adlı eserinde savunmuş; bu cezanın, hiç bir hukukî temeli bulunmadığını, olsa olsa, bazen, ferdin vücudunun ortadan kaldırılmasının toplumun muhafaza ve müdafaası için faydalı olacağı yolundaki -fiilî ve pratik denilebilecek- bir mülâhazaya dayandırılabileceğini öne sürmüştür. Daha sonra Beccaria, ölüm cezasının, normal şartlarda, toplum için, zorunlu ve faydalı da olmadığını göstermeğe çalışmış ve hiç bir hukukî esası ve pratik faydası bulunmayan bu cezanın kaldırılması gerektiğini iddia etmiştir. Beccaria'nın fikirleri, kendi yaşadığı 18. yüzyıl “insanî felsefesine ve oradan da bütün müstakbel asırlara tesir etmiştir”.  Fransa'da, ansiklopedistler, İngiltere'de Bentham, Amerika'da Franklin, Beccaria'nın fikirlerini benimserler. Fakat ölüm cezasının kaldırılması lehindeki bu cereyan, 19. Yüzyılın sonlarında duraklamış, ve hatta yerini, bilhassa bazı suçlar için, cezaların ağırlaştırılması gerektiği fikrine bırakmıştır. Bu değişiklikte, çeşitli bilim kollarında varılan neticelerle Darwin teorisinin etkisi olduğu ve artık tartışmanın zemininin “toplumun savunması” eksenine kaydığı belirtilmektedir: ”Tecrübî ilimlerin, antropoloji, etnografya, sosyoloji ve istatistiğin inkişafı ve Darwin ve pozitivistlerin nazariyelerinin tesiri ile ölüm cezasının leh ve aleyhinde bir takım hissi ve nazari mütalâalar ileri sürülmekten vazgeçilmiş, ve mesela cemiyetin müdafaası bakımından ölüm cezasının uygun olup olmadığının tetkiki gibi pratik ve realist bu sahaya intikâl ettirilmiştir. Darwin'in istifa nazariyesi ve cemiyete intibak etmeyenlere karşı cemiyetin korunması fikri ile ölüm cezası arasında bir yakınlık müşahede edilmiştir. Diğer taraftan, yeni yeni doğmakta olan cinai istatistik ilmi sayesinde suçlarda müşahede edilen artış, cezanın kifayetsizliğine atfedilmiş ve böylece, cezaların kifayetsizliği neticesinde suçlarda vukubulduğu kabul edilen bu artıştan ölüm cezası lehinde neticeler çıkarılmağa başlanmıştır” (Demirel, 1955).

Günümüzde “yaşam hakkı” argümanı, “ölüm cezasının infaz biçimleri” ve “devletin yaşamı koruma ödevi” kapsamında ileri sürülmektedir. Buna göre ölüm cezasının yerine getiriliş çesitlerinin hepsi insan onurunu, diğer bir ifadeyle yaşam hakkının insan onuru çekirdeğini zedelemektedir dolayısıyla bu cezayı yerine getirenler bakımından Devletin insan onuruna aykırı bir davranışı söz konusudur. Öte yandan devletin yaşamı koruma ödevi, devleti, yaşamı koruma ve gözetmekle yükümlendirmektedir. Ayrıca bu tür temel hak zedelenmeleri, diğer temel haklardan farklı olarak daima giderilmesi olanaksız zedelemelerdir. Sonuç olarak “yaşam hakkı”, ölüm cezasını kaldırma konusundaki bir gerekçe olarak, yaşam hakkının ve insan onurunun mutlak anlamda korunması zorunluluğunu ifade etmektedir. Buna karşı, suçlunun cinayet işlediğinde kendi yaşama hakkını kaybettiği ve bu nedenle hayatını yaşamaya layık olmadığı iddia edilmektedir. (Gören, 2006).

John P. Conrad’ın başını çektiği idam cezası karşıtları, idam cezasıyla devletin, aslında “yanlış” olarak nitelendirilen bir hareketi (öldürmek) bizzat kendisinin gerçekleştirdiğini vurgularlar. Bu iddiaya cevaben, öldürme eyleminin her koşulda eşit olarak değerlendirilemeyeceği, nasıl ki bir savaşta düşman ordusunun askerlerini öldürmek ya da meşru müdafaa (nefsi müdafaa) hakkına dayalı olarak adam öldürmek hukuk sistemlerinde suç kabul edilmiyorsa, idam cezasının da adam öldürme kapsamına girmediği ifade edilmektedir: “Zira bu temel kuralın dayanağı, masum bir insanının haksız şekilde öldürülmesidir. Oysa idam cezası alan mahkûmlar, masumiyetlerini kaybetmiş ve suçlulukları ispatlanmış kişiler oldukları için, onların öldürülmeleri masum insan öldürmekle aynı kefeye konulamaz. Ayrıca, bu masumiyet ayrımının yapılmaması durumunda tüm cezalandırma yöntemleri anlamsız olacak, zira cezalandırma yanlışa yanlışla karşılık vermek anlamına gelecektir.” [1]

“Yaşam hakkı” bakımından yapılan masum/suçlu ayrımı olsun, örnek verilen “meşru müdafaa ve savaş hali” olsun tartışılması gereken konulardır. Her şeyden önce meşru müdafaa, saldırıyı savuşturmaya yönelik ve saldırıyla orantılı bir savunma hakkıdır. Örneğin defedilmiş bir saldırı sonrası saldırganı yakalayıp öldürme hakkı vermez. Oysa ölüm cezası, devletin saldırı esnasında ve hatta saldırganın yakalanması sırasında öldürmesinden farklıdır. Dolayısıyla ölüm cezası, hem meşru müdafaa hem de savaş halinden ayrı, benzerliklerinden daha çok farklılıkları olan bir duruma işaret eder. Keza masum/suçlu ayrımı da, ölüm cezasının yalnızca “cinayet” suçuna özgü olduğunu varsaymakta ve esas olarak “kısas ve kefaret/ödetme” saikiyle ilişkili görünmektedir. Oysa ölüm cezası sadece cinayet suçuna özgü olmadığı gibi, hangi suçlar bakımından kabul edilip edilmediği ve gelecekte kapsamının genişletilip genişletilmeyeceği konjonktüre bağlı olarak değişebilir. Kaldı ki, birey bakımından “intihar etmek” bir hak olarak kabul edilmezken, kurumsal iktidara ölüm cezası kapsamında öldürme yetkisinin verilmesi, bireye tanınan en temel bir hakkın, istisnai bir hakka dönüşmesinin yolunu açabilir.     

Toplumu Savunmak

Ölüm cezasına toplumu savunma eksenli yaklaşımda, tartışma, cezalandırmanın fonksiyonları üzerinden yürütülmektedir. Ceza politikası bakımından “bütünleştirici yaklaşım”, cezanın; misillemeci, caydırıcı ve ıslah edici fonksiyonlarının birlikteliğine vurgu yapmaktadır. Cezalandırma, suçlunun toplumla yeniden bütünleşmesini amaçlamakta, bununla eş zamanlı olarak da, suçluya işlediği suçtan dolayı misillemede bulunmakla cezalandırılma yoluna gidilmesi, toplumun yatışmasını sağlamayı hedeflemektedir. Bu arada da, yeniden sosyalleştirici çalışmalarla, potansiyel suçluların ıslah edilmesi/yeniden suç işlemeyecek bir hale getirilmesine çalışılmaktadır (Kızmaz, 2005).

Ölüm cezası açısından faili “ıslah etme” fonksiyonu söz konusu olmadığından cezanın potansiyel suçlular bakımından “caydırıcılık” ve fail bakımından “misilleme/ödetme” etkileri tartışmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Ölüm cezasının caydırıcı etkisinin olup olmadığına ilişkin tartışmada genel olarak psikolog ve kriminologlar caydırıcı bir etkinin söz konusu olmadığını iddia ederken, ekonometrik (istatistik) çalışmalar bunun aksini savunmaktadır (Dezhbakhsh vd. , 2003). Caydırıcılık kapsamında ekonomist Ehrlich tarafından gerçekleştirilen çalışmada, 1933’ten 1969 yılına kadar ABD’de işlenen cinayet suçları oranı ile idamlar arasındaki ilişki açıklanmaya çalışılmıştır. Ehrlich, ölüm cezaları ile adam öldürme oranları arasında ters bir ilişki tespit etmiş, ölüm cezasının sıklıkla
uygulandığı bölgelerde cinayet oranın daha az işlendiği bulgusunu
saptamıştır. Buna göre, her gerçekleşen bir idam, yedi veya sekiz cinayeti engelleyecek şekilde etkili olmaktadır (Kızmaz, 2005). Bu kapsamda yapılan bir başka çalışmadaysa, her bir idamın yaklaşık on sekiz potansiyel kurbanın hayatını kurtardığı savunulmaktadır (Dezhbakhsh vd. , 2003).

Bununla birlikte, suç oranları üzerinde ceza yaptırımının etkisini gösteren bu tür araştırmalar sorgulanmakta, yaptırım tehdidinin caydırıcı etkisi ile kriminal yoğunluk arasındaki ilişkiyi saptamaya yönelik araştırma bulgularının her zaman birbirleriyle örtüşmediği dile getirilmektedir. Başka bir deyişle bazı araştırmalar, suça eğilimli olanlar üzerinde yaptırım tehdidinin caydırıcı etkisinin düşük olduğunu ortaya koyarken, bazı araştırmalar da güçlü bir etkiyi saptamıştır. Ayrıca farklı gruplardaki caydırıcılık etkisi de, cezalandırmanın kesinliği ve sertliğine göre değişkenlik arz etmektedir (Kızmaz, 2005).

Genelde idam cezasını rasyonelleştirmeye çalışan “retribution theory” gibi anlayışların “lex talionis” prensibine dayalı olduğu görülmektedir. Hammurabi kanunlarıyla özdeşleşen lex talionis, “göze göz, dişe diş” anlayışının hukuktaki yansımasıdır. Buna göre; yol açılan zarar, suçlu kişiye aynı şekilde ödettirilmelidir. Lex talionis’in altın kuralı, başkalarına size yaklaştıkları şekilde ve eşitlik esasına dayalı olarak davranmaktır.  retribution teorisi, insanın davranışlarının sorumluluğunu alabilecek şekilde rasyonellik yetisine sahip olduğu ve eşitliğin korunmasına yönelik düzenlemelerin yapılması noktalarından hareketle, idam cezasını savunmaktadır.[2]  
İdam cezasını savunanların caydırıcılık (ölüm cezası gelecekteki cinayetleri önler) ve misilleme (adil bir toplum öldüren için ölüm cezasını gerektirir) argümanlarına karşı; idama karşı olanlar, masumiyet (masumu infaz etme riski, ölüm cezasının kullanılmasını engellemelidir) ve keyfilik/ayrımcılık (ölüm cezası haksız yere/biçimde uygulanabilmektedir) argümanlarını öne sürmektedir. Örneğin 1762’de Fransa’da idam edilen Jean Calas’ın sonradan masum olduğu anlaşılır. Her ne kadar masum sanığın idamına yönelik az sayıda ampirik çalışma olsa da, bir çalışmada sanıkları idam edilen ancak daha sonra masum oldukları anlaşılan 350 dava örneği verilmektedir (Bedau ve Radelet, 1987).

Sonuç olarak ölüm cezasından yana olanlar onun ürkütücü, korkutucu ve yıldırıcı etkisini savunmakta, ancak bu etki ampirik (deneysel) olarak kanıtlanamamaktadır. Buna göre ölüm cezası suçluları caydırır, suçluların ölüm cezası ile cezalandırması ileride onların yeniden suç işlememesini sağlar; aksi durumda örneğin suçlunun ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılması halinde, hapishanede yeniden diğer bir suçluyu veya hapishane personelini öldürebilir. Buna karşı, ölüm cezasının kaldırılmasını savunanlar, hatalı kararların yerine getirilmesi durumunda eski hale getirmenin olanaksız olmasına ve cezanın, suçlunun iyileştirilmesi ve topluma kazandırılması amacına doğal olarak ölüm cezası ile ulaşılamayacağına vurgu yaparlar. Yavaş olsa da, ölüm cezasının suç işlemeyi engellemediği ve hiçbir rasyonel hukuk sisteminin yargısal hatalardan arındırılmış olmadığı anlaşılmaya başlanmıştır (Gören, 2006). ABD’de ünlü “The Ox-Box Incident” romanına ve filmine de konu olan yanlışlıkla masum insanların idam edilmesi olasılığı, idam cezası karşıtlarının en güçlü oldukları noktadır. Zira tüm gelişmiş imkânlara rağmen, hukuk sistemlerinde suçluluk yargıç ve/veya jürinin kararına göre, dahası birçok ülkede avukatların performanslarıyla da doğrulu orantılı olarak belirlenmektedir. Ayrıca yasal düzenlemelerin ve bu düzende yer alan kimselerin mutlak bir dürüstlük göstermeleri ve daima doğru kararlar almaları da her zaman beklenemez.[3]

Yeniden “Yaşam Hakkı”

Girişte söylendiği gibi, idam cezası hakkında düşünürken, en korkunç/vahşi suç tipleri ve sanıklar hatırda tutulmalı. Ancak, buna ek olarak, kendimizi yalnızca bu suçların mağdurları veya mağdur yakınları değil, failleri ve fail yakınları olarak da hayal etmeli. Fakat tavır belirlerken/tutum alırken bu her iki husus da göz ardı edilmeli. Zira Beccaria’nın da belirttiği gibi “ölüm cezası”nın hukuki bir temeli olmadığı gibi, “toplumu savunma” gibi çok genel ve soyut bir argümana dayandırılamaz ve bu argümanın altı “bilimsel” çalışmalarla/kanıtlarla doldurulamaz. Kanıtlanamayan caydırıcılık tezinden ziyade asıl saikin kısas ve ödetme olduğu göz ardı edilemez ve buna karşı ileri sürülen “masumiyet” ve “keyfiyet” argümanları çok daha somut/gerçek temellere sahiptir. Ancak hepsinden önemlisi, ölüm cezası bakımından asli olan, sınırlı/koşullu istisnalarıyla “yaşam hakkı”dır. Aksi durumda sınırlı ve istisna düzeyine indirgenmiş bir “yaşam hakkı”yla yetinmek durumunda kalınır. Teorik olarak ısrar edilmeyen, bir ölçüt olarak başvurul(a)mayan bir “yaşam hakkı”; pratikteki ihlal ve olumsuz durumların da, belki de, en önemli nedeni olarak görülmelidir.    

Kaynakça

Hugo Adam Bedau ve Michael L. Radelet, Miscarriages of Justice in Potentially Capital Cases, Stanford Law Review, Vol. 40, No. 1 (Nov., 1987), pp. 21-179

Hashem Dezhbakhsh, Paul H. Rubin ve Joanna M. Shepherd, Does Capital Punishment Have a Deterrent Effect? New Evidence from Post-moratorium Panel Data, American Law and Economics Review 5(2):344-376 · February 2003

Zahir Kızmaz, Ceza veya Kriminal Yaptırımın Suç Oranları Üzerindeki Caydırıcı Etkisi, Afyon Kocatepe Üni. Sosyal Bilimler Dergisi, 7/2, 2005

Zafer GÖREN,  İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl:5 Sayı:10 Güz 2006/2 s.67-97

Hakkı Demirel, Ölüm Cezası, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1955, Cilt 12, Sayı 1-2

Perşembe, Haziran 01, 2017

Slogan ve Muhatabı: “Simit Sat, Onurlu Yaşa!”




“Taksim Dayanışması'nın çağrısıyla biraraya gelen binlerce kişi, ellerinde karanfillerle Taksim Meydanında buluştu. Gezi Parkı direnişinde hayatını kaybedenlerin anıldığı buluşmaya polisin müdahalesi sert oldu. İstiklal Caddesi'ne de giren polis daha sonra binlerce insanın ıslıkları ve "Polis simit sat, onurlu yaşa" sloganları arasında caddeyi terk etti.”[1]

Haziran 2013’te protestocuların “polis”e hitaben söylediği, o günden sonra değişik zamanlarda farklı muhataplara yönelik olarak da kullanılan bir slogan “simit sat, onurlu yaşa”.  

“Simit sat, onurlu yaşa gazeteci! 18 Ekim 2013
"Şair simit sat onurlu yaşa!" 11.12.2014[2]

Reklamcı kardeş, simit sat, onurlu yaşa! 16 Ağustos 2015[3]

SOFİST! SİMİT SAT ONURLU YAŞA! 27 Ekim 2015
'Zabıta kağıt topla onurlu yaşa' 27 Şubat 2016
ŞAİR, SİMİT SAT ONURLU YAŞA! 15 Mart 2016 “

Bu yazıda, sloganın polisi muhatap alan versiyonu, sonrasında ortaya çıkan yankılarıyla (yorum ve değerlendirmeler) birlikte ele alınmaya çalışılacaktır.

Aşağılama

Slogan sözcüğü köken olarak, “savaş narası/çığlığı” anlamına gelen slaughghaien sözcüğüne dayanır. İyi bir sloganın okunması, söylenmesi ve hatırlanmasının kolay olması gerektiği, bunun da “basit, spesifik ve ritmik olmak” özellikleriyle sağlanabileceği ifade edilir (Al-Haq ve Hussein, 2011). Politik sloganların, çok az bilgi verici değere sahip olduğu belirtilmekte; esas olarak kitleyi eyleme sevk etme/provoke etmenin hedeflendiği savunulmaktadır (Ojebode ve Oladapo, 2014).
 
Sabri Ülgener: “Slogan, aslında, bir savaş nârası, bir hücum çığlığı demek! Ritim ve ton olarak yankılanışı akıl ve mantık tarafına seslenişten daha güçlü ve sürükleyici…Slogan, bu haliyle, davaya taraftar katmak veya hasım yaratmak noktasında paketlenip ileri sürülen kısa, toplu ifade şekilleridir.”(Aydemir, 2006).

Muzaffer Şerif, her toplumsal hareketin özgün bir slogan ürettiğini belirtir: “Hem ayağa kalkan kalabalık karşı olduğu şeyleri toptan yargılar, hem de değişmez bir şekilde yeni düzenin gözde değerlerini ifade eden sloganlar gelişir” (Orhan, 2010). Slogandaki eyleme sevk etmeye yönelik birlik, dayanışma ve güç unsurlarını analiz eden Şerif, sloganın kendiliğindenliğine ve dinamizmine işaret eder (Sherif, 1937). Hannah Arendt için sloganlar; dağınık ve farklı grupları birbirine bağlayan, enformasyon ve kişilerarası iletişimin aktığı ve karıştığı/kaynaştığı kanallardır. Böylece, toplumsal yapı ve kamusal alanın bir parçası olarak sloganlar; iktidar ve otoriteyi, tikel grupların tikel amaçlarının hizmetine koşar (Arendt, 1981).

Kimi çalışmalarda politik sloganlar, “ikna”nın etkili bir aracı ve politik amaçları ifade etme, politik bilinci yükseltme ve belirli kültürel tutumları organize etme yollarından biri olarak görülür (Lahlali, 2014). Charles K. Atkins ve Lawrence Wallack, sloganın kitlesel olarak benimsenmesi/yayılması için belli niteliklere sahip olması gerektiğini öne sürerler. Bu niteliklerden birisi de “karşılıklı etkileşimi sürdürebilme kapasitesi”dir.[4] Burada geçen “karşılıklı etkileşim”, sloganın hedef kitlesiyle ilişkili olarak okunmalıdır. Dolayısıyla sloganı haykıran kitle/grup içi dayanışmayı artırma, söz konusu kitleyi eyleme sevk etmeyi temel alan slogan ile sloganı haykıranlar dışındakileri etkileme amacı güden sloganın karşılıklı etkileşim tarafları farklı olacaktır.
    
Diğer bir yaklaşıma göreyse sloganın, birincisi slogan metninde mevcut olana (fact), ikincisiyse metinde olmayıp dışarıda bıraktığına/olumsuzladığına (negation) ilişkin olmak üzere iki unsuru vardır. İkinci unsur (negation/olumsuzlama), belirli nitelikleri/özellikleri ve insan gruplarını, canavarlaştırma ve kaçınılması gereken bir konumla eşitleme anlamına gelir (Wander, 1984). Buna göre sloganın her daim etkileşimden kaçındığı bireyler/gruplar olacaktır. Söz konusu kaçınmanın/dışlamanın önemli bir göstergesi de, sloganlarda sıklıkla rastlanan “aşağılama/küçük görme/küçük düşürme” ögesidir. Nitekim Arap Baharı olarak nitelendirilen süreçte Tunus ve Mısır’da kullanılan sloganların (400 slogan) incelendiği bir çalışmada, %12,5 oranıyla başat olan fonksiyonun/ifadenin “aşağılama/küçük düşürme (humilitaion)” olduğu bulgulanmıştır (Al-Haq ve Hussein, 2011). Keza Türkiye’de yapılan bir çalışmada polislerin eylemciler için “kibirli” sıfatını kullandığı, “simit sat, onurlu yaşa” sloganını “küçümseme” olarak alımladıkları anlaşılmaktadır: “Asıl ezenler bu insanlar. Kendileri gibi olmayanları bir şekilde ezmenin yolunu buluyorlar. Bizi nasıl küçümsediklerini, görmeliydiniz”

Milli ve dini ne varsa hepsi alerji yapıyor. İyi baksalar polisin eylemler boyunca ‘ağaç’ olduğunu görecekler. Aç susuz, uykusuz dikildik günlerce ve karşılığında ne onursuzluğumuz kaldı ne faşistliğimiz. Kibirli insanlar aynı zamanda. Polisin şiddete başvurduğu denen şey bu insanların aşağılayıcı kibrinin geçersiz kılındığı durumlarda ortaya çıkan yıkıcılıktan başka bir şey değil.” [5]

Benzer biçimde özel güvenlik görevlileri de aynı slogan için “işçinin yaşamını anlamayan, dışardan bakan bir söylem.” ifadesini kullanmıştır: “Geçerliliği yok. İşçi emeğiyle yabancılaşarak, onu satıyor. Bunu anlamak lazım.”[6]

Onur ve Emir Kulu

“Meksika’da 1999 yılında Zapatista, askerlere, üzerinde aşağıdaki ifade bulunan kağıtlarla seslenir ve bu olay bir araştırmacıya “simit sat, onurlu yaşa” sloganını hatırlatır. Şöyle yazmaktadır kağıtlarda: “Askerler, yoksulluk yüzünden hayatlarınızı ve ruhlarınızı sattığınızı biliyoruz. Ben de fakirim, milyonlarca kişi gibi. Ancak siz, bizi sömürenleri – Başkan Zedillo ve onun para babalarını savunduğunuz için, bizden daha da kötü durumdasınız” (Oklay, 2016).

Söz konusu sloganın ilk çıktığı 90′larda “Polis simit sat, onurlu yaşa, hedefimiz olma!” şeklinde olduğu ve halka “biz sistemi uyarabilecek güçteyiz!” mesajı verildiği belirtilmekte; küçük bir değişim geçirerek benimsenen slogandaki asıl meselenin “kolluğa onurlu bir yaşam için rehberlik etmek değil, teşhir olmuş kolluğun yüzüne bunu haykırmak” olduğu savunulmaktadır: “... esas olarak pratik içinde bu gerçeği öğrenirken henüz polis şiddetine ve zorbalığına maruz kalmamış kitlelere öğretmektir.”[7] Bu yaklaşımda, aşağıdaki ifadeden de anlaşılacağı üzere, bizatihi “iş/meslek" ile  “onur” arasında bağlantı kurularak bir değerlendirme yapıldığı görülmektedir.

 “Bugün ise halkın artık gazdan, coptan, sudan bıkması ve kitleselliğine güvenerek bir meydan okuması söz konusudur. Yoksa kitlenin ne 90′lara dönme isteği ne de özlemi vardır; kaldı ki zaten haberi de yoktur 90′lardan. Sonuç olarak kitle kendisi karşısında egemenin çıkarlarını kollayanın onursuz bir iş yaptığını kabul etmiş ve o sloganla buluşmuş, daha güçlü haykırmış, daha güçlü bir anlam kazandırmıştır.”[8]

Slogana ilişkin kimi yorumlardaysa “onur” ve “emir kulu” arasında bağlantı kurulmakta, “emir kulu” olmayla “onursuzluk” özdeşleştirilmektedir.

“Bütün bunları maaşlarınızı için mi yapıyor, bu onursuzluğu yaşıyorsunuz? Koca bir fanusun içinde birer deney faresi durumunda olduğunuzu göremeyecek misiniz? Biliyorum ben buradan boşa ahkâm kesiyorum. “Polis simit sat onurlu yaşa” diyen yurttaşlar da öyle! Emir kulu geldiniz, emir kulu gideceksiniz. Utanmayacaksınız çocuklarınızın gözbebeklerinden ve aramıza karışıp bizimle birlikte yaşama onursuzluğuna devam edeceksiniz.”[9]

Yukarıda, kişiyi “emir kulu” olmaya iten bir faktör olarak değinilen “maaş” konusu, aşağıda, “kredi borcu” ve “özel okulda çocuk okutmak” gibi “kişisel çıkar”lara doğru genişletilmekte, bu çıkarları güdenlerle “derdi yaşamak/ölmek” olanlar arasında bir ayrıma gidilmektedir. Mavi yakalı/beyaz yakalı veya temel ihtiyaç ve “lüks” addedilebilecek “çıkar” arasındaki ayrımı esas alan bu değerlendirmede “emir kulu” ya da “onursuz” olmak, “lüks” yaşam tarzının bir tazyiki sonucu olmakta, temel ihtiyaçların benzer bir etkiye/sonuca yol açmadığı gibi bir yanılsamaya yol açılmaktadır.

Muhabir: Ağabey, biz burada olan her şeyi anlatıyoruz. Ekrandaki yorumcularla alandaki emekçileri karıştırmayın lütfen. Ben eleştirdiğin o cümleleri kurmadım, kuramam. Köşe yazarı değilim, yorumcu değilim. Ben burada ne görüyorsam onun haberini yaparım, onu anlatırım. Ayrıca kişisel olarak ne düşünüyorum nereden biliyorsun? Sen benim görüşüm nedir biliyor musun? Başkaları üzerinden bizi yargılama lütfen, haksızlık oluyor.
Vatandaş: Ya bırak Allah aşkına! Ben sana sizin bir çözümlemenizi yapayım mı? Bir ev veya araba kredisi çekmişsindir. Ya da özel bir okulda çocuk okutuyorsunuzdur. Derdiniz bu. Bizim gibi ölmek, yaşamak değil. Başka yapacak iş de bulamıyorsundur. Daha doğrusu ya işine geliyordur ya da borcundan kaçacak yerin yoktur. “Ben paramı alayım da ne olursa olsun” diyorsundur. Vicdanını rahatlatmak için de “ben öyle düşünmüyorum ama çalışmam gerek” diyorsundur. Ama unutuyorsundur da sen Gezi Parkı olaylarında, “Polise simit sat, onurlu yaşa” diye bağırdığını. Lütfen simit satın, onurlu yaşayın!”[10]

“Emir kulu” olmayı profesyonel olmanın bir sonucu olarak gören bakış açısına göreyse çözüm “acemilik”tedir. Buna göre profesyonel “işini sevmeden” yapmakta, duygularını yitirmekte, bunun sonucu olarak “fahişeleşmekte”dir.

“Emir kulları fütursuzca boşaltırlar biberi halklarının üzerine. Sonra tabii ?biz de emir kuluyuz? derler. Maişet telaşı, evin kredi borcu, çocukların okul masrafları büyüdükçe daha da köleleşirler, köleleştikçe artar borçları. Pavyon patronu kapitalizm, borçlandırır da borçlandırır. Her işini sevmeyen insan fahişeleşir, hadiseden zevk alamasa da, iç ve dış müşterileri kaliteli muamelesiyle memnun etmeye çalışır. En eski meslek, artık herkesin yükseleni oluverir. Oysa efendimizdir acemilik. Bu kadar profesyonel olmaya, duygularını yitirmeye gerek yoktur belki de. Seni bu hayattan çekip çıkaralım çevik, sen de simit sat, onurlu yaşa.”[11]

Bu yaklaşımda, “simit satma”nın “acemilik/profesyonellik” bakımından ne anlama geldiği sorgulanmadığı gibi, aşağıdaki örnekte görülebileceği gibi simit satmanın da bizatihi profesyonel bir yönü olduğu, başka bir deyişle “iş” olduğu, acemice yapılacak bir “faaliyet” olmadığı dikkate alınmamaktadır.

“OLGU KUNDAKÇI / BirGün - Şişli Cami'nin karşısında simit satan bir kadın, tezgâhının camekânında 'Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü" yazılı bir diploma asılı. Gazeteciliği nasıl bıraktığını anlatıyor: "Bu meslekte dürüst kalarak var olamayacağımı düşündüm. Tarafsız haber yapmaya koşullar elverişli değil. Yaptığım haberler birilerine dokunduğu için yayınlanmayınca kendime başka bir yol çizdim. Gazeteciliği bırakan Ural, yıllar sonra tekrar sokağa dönmesinin bir simit tezgâhıyla olduğunu söylüyor. Ancak, "Simit satıp onurlu yaşamanıza da izin vermiyorlar, burada da yakanıza yapışıyorlar" diyor. Başkasının adına olan simit tezgâhını Belediye'nin kendi üstüne bir türlü aldırmadığını anlatan Ural geçtiğimiz günlerde zabıtalar tarafından tacize uğradı ve savcılığa suç duyurusunda bulundu. Simit tezgâhı, diplomasıyla birlikte zabıta tarafından kamyonet kasasına yüklenip götürüldü: "Diplomamı almak için kamyonete yöneldiğimde zabıta bacaklarımdan tutup çekti, sözle taciz edildim. Zabıtadan 10-12 erkek beni kamyonetin arkasındaki minibüse bindirdi. Simit tezgahının peşinden gideceğimizi zannederken ayrı bir yola saptık. Çağlayan Adliyesi'nin önünde minibüsten adeta atıldım. Git kime şikâyet etmek istiyorsan et, dediler. Simit satsanız da sizi rahat bırakmıyorlar."

Slogandaki “onur” sözcüğünü hedef alan bir yorumdaysa “simit satmak ile onurlu yaşamak nasıl aynı önermede oluyor?” sorusu sorulur: “Tabi buradaki simit satmak bir meslek değil, biliyoruz. Boşver parayı pulu diyor, aldığın 3000 liraya karşı devletin kiralık katilisin diyor. Stratejik olarak da polis içerisinde bir yarılma hedeflediği, hiç değilse bir “acaba mı” belirsizliğine sürükleme niyeti ile yola çıkan ya da aynı sonuçla ayıkan bir cümle olarak görülebilir. Fakat “onurlu yaşa”nın bu önermeye katkısını bilmiyoruz. Sloganı üreten ve tüketen insanların, en genel anlamda, yürüttükleri örgütlü mücadeleyi gerekli ve doğru bulmakla beraber, bu söylemin tamamen kuru laf kalabalığından ibaret olduğunun bir an önce ‘Basına ve Kamuoyuna’ diye başlamayan bir metin ile duyurulmasına da oldukça iknayım. Onur, namus, haysiyet, söz ‘er’liği, yiğitlik vb. kavramların gerçekle bağı o kadar zayıf ki, devletin faşizmine karşı her öğlen “eylem yok mu bu akşam” diye soran kalabalığın hiç bir yerine değemiyor.[12]

Bu yorumda, “kuru laf kalabalığı” ve “gerçekle bağı olmayan” bir kavram olarak nitelendirilen “onur” kavramı, “kiralık katil” gibi daha somut bir atıfla yer değiştirmekte, ancak “kiralık katil” olmakla “onur” arasında da ilişki kurulabileceği dikkate alınmamaktadır. Oysa yukarıdaki değerlendirmelerde “onur”, boş bir gösterene değil; kişisel çıkarların baskısıyla “işin/mesleğin/amirlerin/emirlerin” kulu/kölesi, diğer bir ifadeyle tereddütsüz/sorgulamadan uygulayıcısı olmaya göndermede bulunmaktadır. Dolayısıyla ahlaki veya meslek etiğine ilişkin bir normdan ziyade bir “erdem”e dayanılmaktadır. Böyle olunca meslek sahibi bireyden beklenen “doğru” davranma, başka bir deyişle “ahlaki” tutum, “fedakarlık” yapılmasını gerektiren bir “erdem”e dönüşmektedir. Bununla birlikte, “onur” erdeminin alımlanmasının yukarıdaki yorumlarla sınırlı olmadığı, dolayısıyla yine de “soyut” bir referans olarak kaldığı ve her şeyden önce bir “aşağılama” etkisi barındırdığı/yaratabileceği gözden kaçmamalıdır.

 

Polis Akademisi öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Erkan Kocanın hazırladığı “Düzen ve Kargaşa Arasında Toplumsal Eylem Polisliği-Polis Açısından Gezi olayları” başlıklı çalışmada polislerin de eylemcilere “değer” temelli ve “ahlakçı” (ahlaki değil) bir bakış açısıyla baktığı görülmektedir. Buradaki “ahlakçılık”la, genel ve evrensel ahlaki normlar ve bu normların yorumu yerine, kendine ait dar ve belli bir ahlaki bakış açısını dayatmak kastedilmektedir:

“Çalışmada, üniversitede sosyoloji okumuş ve okul yıllarında sol grupların düzenledikleri etkinliklere katıldığını belirten bir polis memurunun Gezi için söyledikleri şöyle yer alıyor:“Bakıyorum da bunlar, çoluğu çocuğu olmayan, gelecek kaygısı duymayan insanlar. Bu insanların memleketin değerleriyle sorunları var. Geziciler aslında gerçekten de gezici insanlar. Gezmeyi tozmayı seven çalıp oynayan bir halleri var. Vur patlasın çal oynasın bir dünya. Buralı değiller. Bizden değiller. Milli ve dini ne varsa hepsi alerji yapıyor.”[13]   

Nitekim atıf yapılan değerler “demokratik değerleri” değil, belli bir dünya görüşünün/yaşam tarzının değerlerini yansıtmaktadır: “Pek çoğuna göre Gezi’ye katılanlar, ‘onlara benzemeyen’ veya ‘onların dünyasının dışında olanları’ temsil etmekteydi. Konuşulmayan ama bilindiği hissettirilen bir kurallar bütünü varmış ve eylemciler sadece yasalarda yazanları değil bu kuralları da ihlal ediyorlarmış gibi bir histe olduklarını düşündürüyorlardı. Bir kısmı ise ‘milliyetçi’ duygularla duygularını açıktan ‘aksi savunulmaz’ bir vurguyla dile getiriyordu. ‘Biz’; yerli ve milli, dini ve ahlaki, memleketçi ve devletçi bir içeriğe sahipken; ‘Onlar’ ise ‘yerli, milli ve dini değerleri güçlü olmayan, ahlaki açıdan ‘sorunlu’ bu memleketin kaderiyle kendi kaderini ‘bir’ görmeyenleri ifade ediyordu.”[14]

İletişim


“Bugünkü polisleri, ‘80’lerin yahut ‘90’ların polisleriyle kıyaslamak mümkün değil. Bugünkü, açık ara daha iletişim kurulabilir bir polis. Bugün bu polisle doğru kurulacak bir iletişim bir çok beklenmedik olumlu sonuca yol açabilir. Özellikle İstanbul’da polisle daha normal şekillerde de karşı karşıyaydık ama. Çok kalabalıktık ve yaratıcılık sorunumuz yoktu. Polis o niyetle olmasa da kitap okuyarak filan güzel ortalar da yaptı aslında. Kendimizi anlatmayı deneyebilirdik. Bence çok iyi fikirdi. Küçük teşebbüsler oldu. Polise börek dağıtmak olayı kibirliydi. İkramdan çok sahne şovu gibiydi. Ama muhtelif çiçek vermeler, şakalaşmalar, kitle tarafından kurtarılan polisler oldu.” [15]

Yukarıdaki alıntıda “doğru kurulacak bir iletişim”den söz edilmekte fakat bunun nasıl olacağına değinilmemektedir. Anti-kapitalist Müslümanlar, 1 Mayıs kutlamalarına katılma sürecini şöyle anlatırlar: “Çok geçmeden polis önümüze bir barikat daha çekiyor. Vazgeçmişler, Eminönü’ne de yürütmeyecekler. “Yassak hemşerim yassak” diyorlar yani. Barikat önünde konuşmalar başlıyor. Dua ediyoruz. Duamız bir şey hatırlatıyor, bir kesişim alanı yakalıyor olabilir miyiz? “Polis simit sat onurlu yaşa” diyoruz. “Siz de üç kuruş için zor şartlarda çalıştırılan emekçilersiniz, bugün sizin hakkınızı arama günü, polise sendika hakkı” diye sesleniyoruz. Acaba dokunabiliyor muyuz gerçekten? Evine döndüğünde söylediklerimizi hatırlayacak olanı olur mu? Kim bilir, belki olur ama bu da bizim sorumuz olarak kalsın bir kenarda. Antikapitalist Müslümanlar birkaç adım atıyorlar ileriye doğru, atmalarına kalmadan polis yapıyor hamleyi, özellikle grubun önündeki arkadaşlar yoğun gaz etkisinde kalıyor, birkaç arkadaş ciddi şekilde fenalaşıyor. Grup birkaç adım geriledikten sonra yeniden toplanıyor. Yine polisle karşı karşıyayız.[16] Özetle, polisle iletişim kurmaya, onları etkilemeye çalışmış, bu amaçla dua etmiş, simit sat sloganının yanı sıra “polise sendika hakkı” gibi ifadelerde bulunmuş, ancak, en azından o gün için istediklerini elde edememişlerdir.

“Lise ikinci sınıf öğrencisi 14 yaşındaki B.F., 4 Ağustos 2013 tarihinde sabaha karşı Taksim’de polislere küfür ettiği, “Polis onurlu yaşa simit sat” sloganı attığı gerekçesiyle gözaltına alındı… “Onurlu Yaşa Simit Sat”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.6.”[17]

Söz konusu sloganın Anti-Kapitalist Müslümanlar tarafından “ikna” amaçlı kullanılması ve başarısız olunması, sloganın böyle bir potansiyele sahip olup olmadığına ilişkin bir fikir vermez. Ancak slogan ile seslenilen/muhatap alınan grup/kitlede bir “yarılma” hedeflenmiş olsa da, bizatihi sloganda “onur” gibi erdem değerlerine başvurulması belki de bu amacın önündeki en önemli engel olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte, sloganın polisin orantısız şiddetine karşı bir tepki/hamle olarak ortaya çıktığı dikkate alınırsa, slogandan daha çok “polis şiddeti”ne odaklanılması gerektiği de unutulmamalıdır.

Yukarıda bahsedilen çalışmada Koca şöyle bir tespitte bulunur: “Toplumsal olaylar, haksızlık duygusundan hareket eden insanların adalet arayışı olarak karşımıza çıkıyor. Polis ise yaptığı iş gereği toplumun gerisinde kalmaya mahkûm durumda. Toplumsal hareketler, mevcut yasaların yetmediğini söylerken, emniyet güçleri yetmediği söylenen kurulu yasalarla hareket ediyor. Bu durum çatışma ortamını yaratıyor. Çatışmanın yaşanmaması için polisin yasacı tutumdan, demokratik değerlere bağlı insan odaklı yapıya dönüştürülmesi gerekiyor. Polis teşkilatının iç yapısı çoğulcu olmadığından, militer iç kültür hakim. Bu durum halkın polisi dediğimiz yapıya ket vuruyor. Gezi, geleneksel polislik metodunun masaya yatırılması gerektiğini göstermiştir.”[18] Dolayısıyla eylemci ve polis karşı karşıya geldiğinde, hem eylemciden hem de ve öncelikle polisten beklenen, belirli erdemlere sahip olmak değil, ortak/uzlaşılmış olana, diğer bir ifadeyle “demokratik değerlere” riayet olmalı ve sloganlar bu hususa vurguyu içermelidir.


Kaynakça

Tuğçe OKLAY, Language of Resistance: Social Movements and Online Artivist Projects,
1st International Conference in Contemporary Social Sciences - Rethymno, 10-12 June 2016, Crisis and the Social Sciences: New Challenges and Perspectives.

Muzafer Sherif, The Psychology of Slogans., Journal of Abnormal & Social Psychology,
New York, 1937

Kamil ORHAN, “Modern Zamanlar” Filmi ve Dönemsel Bir Çalışma İlişkileri Yorumlaması, Çalışma ve Toplum, 2010/1

P. Wander, The Third Persona: An Ideological Turn in Rhetoric Theory, Central States
Speech Journal 35:p 197-216, 1984

Hannah Arendt, Totalitarianism Reconsidered., NewYork: Kennikat Press., p145, 1981

Özgür Kasım Aydemir, Türkçede Sloganlaştırılan Dil Birliklerinin Toplum Dilbilimsel İşlev Çözümlemesi Üzerine Bir Deneme, 2006, http://turkoloji.cu.edu.tr/DILBILIM/kasim_aydemir_slogan_toplumdilbilimsel.pdf

El Mustapha Lahlali, The Discourse of Egyptian Slogans: from ‘Long Live Sir’ to ‘Down with the Dictator’, Arab Media & Society (Issue 19, Fall 2014)

Ayo Ojebode and Wole Oladapo, THE POWER OF TRUTH-DRIVEN PROPAGANDA: A RHETORICAL CRITICISM OF GOVERNOR AJIMOBI’S POLITICAL SLOGAN: ‘KI OYO LE
DA’A, AJUMOSE GBOGBO WA NI’, 2014, https://www.researchgate.net/publication/280075564

Fawwaz Al-Abed Al-Haq ve Abdullah Abdelhameed Hussein, THE SLOGANS OF THE TUNISIAN AND EGYPTIAN REVOLUTIONS: A SOCIOLINGUISTIC STUDY, Issues in Political Discourse Analysis, Volume 4 Issue 1, 2011





[6] Güvenlik İşçileri: Tek ‘Düşman’ Var, O da Bu Sistem, Ara 3, 2014, http://direnemek.org/2014/12/03/guvenlik-iscileri-tek-dusman-var-o-da-bu-sistem/